Mustafa Taylan Özgür

Mustafa Taylan Özgür

Tevafuk!



Kasımpaşa’da baba evindeyken çok gençti.
İdealisti.
Devleti ele geçirmişlerin, bakanların, başbakanların, cumhurbaşkanlarının; halkın yaşadığı hayattan ve çektiği çileli sıkıntıdan iyice kopup, lüks otomobillere binip, iri yapılı, tuttuğunun “kemiğini kıran” duruşlu kalabalık bir koruma ordusuyla gezip, Antalya’nın lüks, pahalı otellerinde “aile boyu tatil yapan” hayatlarını gazete sayfalarında okudukça  öfkelenip tepkiler veriyordu.
Halk gibiydi.
Halktan biriydi.
Kasımpaşa’da Denizcilik İşletmelerinden emekli beş çocuk babası Hacı Ahmet’in oğullarından biri olarak, halk gibi yaşıyor, İslam inancının gereği; “nasibe, yani sadece payına düşeni almaya inanıyor” du.
Siyasete girdi.
Halkın yanına koştu.
Acılarını acı bildi.
Nerde deprem olmuş, halk enkaz altında kalmış o oradaydı, nerede yangın mahalleyi yakmış, nerede yağmur sele dönüşmüş “dere yataklarına yapılmış evlerinde çocukları sel sularında boğulmuş” yoksul, işsiz, çaresiz annelerin feryadı yükseliyorsa oradaydı.
Siyasette başarılı oldu.

Girdiği partisi halk desteği buldu.
Belediye başkanı seçildi.

Xxx

Dini siyasete alet etti.
Hapse girdi.
Dini siyasete alet ettiğim için değil “şiir okuduğum için beni hapse attılar” diye savunma yaptı.
Halkı inandırdı.
Yeni parti kurdu.
Başbakan oldu.
10 yıldır ülkeyi yönetiyor.
Gençken!
İdealistken!
Halk gibi yaşarken!
Halktan biriyken!
Ve halktan koparak lüks ve debdebe içinde yaşayan devlet adamlarını  eleştirirken “tevafuk” kelimesini sıkça kullanıyordu. Tevafuk;(a’nın üstünde şapkası var) Arapça’dan gelme bir kelimedir. Kuran’da da sıkça geçiyor ve “tesadüf, birbirine uyma, uygun gelme” demek oluyor.
Şu tevafuka bak!
Türkiye’nin en pahalı ve lüks otellerinin bulunduğu Bodrum’a ailesiyle birlikte tatile gittiği günden (3 temmuz)  bir gün sonra (4 temmuzda) Samsun’da yağmurun sele dönüşmesi sonunda dere yatağına yapılmış 12 katlı TOKİ apartmanlarının bodrum katlarında kapıcı çocukları boğuldu.
Tatilini bozmadı.
Halkına koşmadı.
Suriye’nin vurduğu savaş uçağında ölen pilotların cenazesi için geldi fakat sel bölgesine gitmedi.
3 bakanını gönderdi.
Onlar da “Dere yatağına yapılmış gecekondu evlerini yıkıp yine dere yatağına 12 katlı apartman dikmeyi” savunan konuşmalar yaptılar.

Xxx

Şu tevafuka bak!
Kendisi seçkin otellerin bulunduğu Bodrum’da tatil yaparken, Samsun’a gönderdiği 3 Bakan, sel sularının gelip bodrum katlarını doldurması ve köprüleri yıkıp, bentlerini aşması sonucu boğularak ölen 10 vatandaşın (2’si kapıcı çocuğu kardeş)  hesabını veremediler.
Kentsel dönüşüm projesiydi.
Öldüren kentleşme bitiyor.
Yaşatan kentleşmeye geçiyorduk.
Samsun’da “ödüllü kentsel dönüşüm projesinde” yoksul çocuklar sel sularında boğuluyor, 3 bakan bunun izahını yapamıyor, gençken, idealistken, halk gibi yaşarken, halktan biriyken “selde çocukları boğulmuş annelerin acısını paylaşamaya koşan” devlet adamı, 4 temmuzda Bodrum’da tatil yapmaya devam ediyordu.
Tevafuk işte!

 Samsun’lu gazeteci “tapuları gördüm” diyor.


Samsun Gazeteciler Cemiyeti Başkanı İsmail Temiz, diyor ki; İktidar partisi AKP’nin Canikli Belediyesi Başkanı’nın ağabeyi ve onun eşi önce bu dere yatağındaki değersiz arsaları çok ucuz fiyata topladılar. Ben tapuları bizzat gözlerimle gördüm. Bölge sonra imara açıldı. TOKİ; “kat karşılığı inşaat anlaşması” yaptı, arsaları ucuza kapatmış olanlar onlarca daire sahibi oldular. Onlar Cankili Belediye yönetiminin yakın akrabaları. Samsun’lu gazeteci “tapuları gözümle gördüm” diyor. Niçin bodrum katları da iskana açıldı anlaşılıyor.
Necati Doğru

Kaynak: http://www.kemalistler.org/necati-dogru-tevafuk.html/#ixzz1zwRFcsNs

Sel gider, acılar kalır!..


Bir bahar sabahı doğdu… 8 Nisan 2008’de, saat 08.00’de… Adını, “içten, gönülden seven...” anlamına gelen “Dila” koydular… Çok değişik, çok güzel bir bebekti. Sabahları gözlerini açtığında hep gülerdi.
Aşı yaptırırken bile ağlamaz, dişlerini çıkarırken ateşlenmezdi. Emeklemeden yürümeyi başardı, Normalden çok önce konuşmaya başladı! Yürümeyi, koşmayı çok severdi. Düşse bile ağlamaz, gözünden yaş akmazdı!.. Mis gibi kokardı… Görenler bu güzel bebeğe bayılırdı. Annesi, babası, ablası, akrabaları, komşuları…

Alış veriş merkezlerindeki insanlar, hatta köpekler, kuşlar, böcekler… Herkes ona hayrandı!.. Babacığı onu son kez 7 Eylül 2009 akşamı kucağına aldı…

Sonra, 4 kişilik mutlu Manav Ailesi, Selimpaşa-Denizkent’teki yazlıklarında, huzur içinde uykuya daldı…
Ertesi sabah, müthiş bir yağmur başladı.
Silivri’de, Selimpaşa’da, Avcılar’da, Ükitelli’de, Üstanbul’un her yanında…
Yağmur, bardaktan boşanırcasına yağıyordu.
Denizkent’te felaket, adeta “geliyorum” diye bağırıyordu!
İSKÜ’nin eski dere yatağı na döşediği kolektör boruları tıkanmış, biriken sular, E-5 Karayolu’nun karşısındaki çukurlara dolmaya başlamıştı. Ne olduysa o anda oldu. Çukurlar patladı, sular borulardan fırladı.

Boyu 2 metreyi bulan dalgalar, önüne ne çıkarsa denize doğru götürüyordu.
Tehlikeyi gören Dila bebeğin annesi, selin gelişinden 30 saniye önce, diğer kızı Azra’yı da alarak arabaya atladı, Denizkent’ten çıkıp, E-5 istikametinde kaçmaya başladı… Ancak başaramadı. Tsunamiyi andıran dalga, üzerlerine doğru geliyordu! Dünyaları bir anda kararıverdi!.. Sonrası nı, Selimpaşa’nın “Rambo” lakaplı kahramanı Tamer Gümüşay’dan dinliyoruz:

“Sel sularının durulmasından yaklaşık 3 dakika sonra olay yerine geldik. O an gözlerime inanamadım! Denizin üstü eşya tarlası gibiydi! Buzdolapları, arabalar, dolaplar… Ne ararsanız vardı! Selin getirdikleriyle denizin ortasında sanki dev bir kara parçası oluşmuştu! Zodiac motoruma atlayıp, bir süre açığa doğru gittim. Sonra neden bilmem kıyıya dönmek istedim. Ancak taşan dereden gelen azgın sular, güçlü motorumun kıyıya gitmesine izin vermiyor, denize doğru itiyordu. İçimdeki ses de açıklara gitmem gerektiğini söylüyordu… Eşyaları yara yara ilerlemeye çalışırken, birden “imdat!..” di ye bir ses duydum. Ama çok kısıktı, her an kesilecek gibiydi! Sesin geldiği yeri arıyor ama hiçbir canlı göremiyordum. O sırada mucizevi bir şey oldu, 5 metre kadar ötemde pislik yığınının içinde onu gördüm!.. Küçük bir kız, tahta parçasına tutunmuş, hayatta kalmaya çalışıyordu!.. Ona ‘Sakin ol! Seni kurtaracağım!’ diye bağırdım. Bir can kurtarmanın sevinciyle ağlayacak gibiydim. Ama o minik yüreğinden beklenmeyecek bir soğukkanlılık içindeydi!.. Komutlarımın hepsini dinledi:

“Ben elini tutmadan da sakın tahtayı da bırakma yavrum!’ dedim. Sonra onu pisliğin içinden çekip aldım! Saçlarını okşayarak, “Senin yanında kim vardı?” diye sordum. Ağlamaya başladı. “Annem ve kardeşim!..” dedi. Sakinleştirmeye çalıştım. Ama artık ben de ağlıyordum. Birbirimize sarıldık… Kıyıya götürüp 112 ekipleri ne teslim ettim. O küçük kızın ‘İmdat!..’ diyen sesi hâlâ kulaklarımda. Olaydan beri bazı geceler uyuyamıyorum…”

Azra‘yla birlikte annesi de kurtuldu… Ama Dila bebek kaybolmuştu.
Minicik bedeni, sel felaketinden 8 gün sonra, Marmara Denizi’nin diğer kıyısındaki Karacabey açıklarında bulundu.

Baba Muharrem Manav, kolektör inşaatını yarıda bırakarak, dünyalar güzeli Dila bebekle birlikte 3 kişinin daha ölümüne sebep olan sorumluların yargı önünde hesap vermeleri için, müthiş bir hukuk savaşı başlattı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İSKİ ve yerel belediye aleyhine, tazminat ve ceza davaları açtı.
Mahkeme 40 bin lira manevi, 10 bin li ra da maddi tazminat ödenmesine karar verdi.
Yakında Avrupa Ünsan Hakları Mahkemesi‘ne de başvuracaklar…
Dila bebekten geriye gülen fotoğraflar ve mutlu anlarla dolu videolar kaldı.
Ailesi onlara hep yaşlı gözlerle bakacak.

Samsun’daki felakette yavrularını kaybeden aileler de öyle… Sel gidecek, acılar kalacak…
Felaket bölgesinde, 2 bakan arkadaşıyla birlikte incelemeler yapan TOKİ’den Sorumlu Bakan Erdoğan Bayraktar, “Yağmur yağıyor, haydi gidelim!” demiş! İnanılacak gibi değil! Ne diyelim? Allah kimseye evlat acısı yaşatmasın. Rant peşinde koşarken, dere yataklarına toplu konut diktirenlere bile!..
Uğur Dündar

Kaynak: http://www.kemalistler.org/ugur-dundar-sel-gider-acilar-kalir.html/#ixzz1zwPphl00

Varsa yoksa TOKİ!.. İnsan hayatı ne ki!..



Önceki gün, öğle saatleri… Samsun‘u sel vurmuş, Canlar gitmiş, Analar bebelerini yitirmiş, Yüreklere kor düşmüş… Kent, 9 evladına ağlıyor!..
Aynı saatlerde Si-En-En Türk Televizyonu, canlı yayına geçiyor… Konu, obezite!.. Büşra Aslantaş adlı gencecik muhabir, Sağlık Bakanı Recep Akdağ ile “obezite” konulu röportaj yapacak. Başlıyor konuşmaya… Ama ne konuşma!..

Değerli seyirciler, Sayın Sağlık Bakanı mız yoğun işleri arasında bizi kırmayıp, zaman ayırdılar… Kendilerine çok çok teşekkür ediyoruz... Sayın Bakan, kızgın güneş altında, yakıcı sıcakta buraya geldiniz… Bizimle spor yaptınız!..”

Sunuş, pardon yağcılık konuşması, bu minval üzere devam ediyor. Ekrandan vıcık vıcık yağ akıyor! Oysa seyirci, röportajın başında Samsun’daki felaketten birkaç kelimeyle de olsa söz edilmesini, Sağlık Bakanı’na sorular yöneltilmesini bekliyor.

Sel bölgesindeki kurtarma çalışmalarının nasıl gittiğini öğrenmek istiyor! Ama ne gezer! Bakan, “obezite”ye karşı verdiği mücadeleyi anlatı yor!
Muhabir de ekrana getirdiği “özel haberin” keyfini çıkarıyor!
Yayın sonrası Si-En-En’i yöneten ustasından (!) alacağı tebrike hazırlanıyor!
Yaptığının haber değil “reklam” olduğunu, modern gazeteciliğin babası sayılan İngiliz medya patronu Lord Northclift’in “Güç odaklarının örtbas etmeye çalıştığı her şey haber, gerisi reklamdır!” dediğini bilmiyor! Bilse de yapamıyor!.. Çünkü kendisinden gazetecilik değil, AKP reklamı yapması isteniyor!..
İki hafta önce yine öğle saatleri… Yine Si-En-En Türk Televizyonu…

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu‘nun TRT’ye yaptığı açıklamalar, canlı yayında tartışılıyor…
Stüdyodaki uzman konuklar, Davutoğlu’nun jet uçağımızın düşürülmesi konusunda kamuoyuna verdiği bilgileri değerlendiriyor.

Derken Si-En-En yöneticisi arz-ı endam ediyor!
Ekrana getirdiği grafiklerle, Davutoğlu’na katkıda bulunuyor!
Unuttuğu bilgileri, onun yerine sunuyor!
Bu büyük (!) gazetecilik başarısından,
Akılda sadece yöneticinin muhteşem göbeği kalıyor!

Dün… Habertürk Televizyonu… Deneyimli haberci Didem Arslan, Samsun’daki sel felaketinin haberlerini sunuyor.

Bir ara yayına telefonla Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Ziya Yılmaz bağlanıyor.

Didem Arslan da sorulması gerekeni soruyor.

TOKİ’nin dere yatağı yakınlarına toplu konut yapmasında bir ihmal olup olmadığını öğrenmek istiyor.
Belediye Başkanı Yılmaz, soruya cevap vermek yerine, görevini yapmaya çalışan meslektaşımızı tersliyor!
Didem Arslan önce neye uğradığını şaşırıyor!..
Ama vazgeçmiyor, saygısızlık yapmadan sormaya devam ediyor. Meslek onuru adına alkışı hak ediyor… Karşısında “yalaka” yerine, dik duran bir habercinin olduğunu anlayan Belediye Başkanı “şak” diye telefonu kapatıyor!..

Acı gerçek şu: TOKİ’nin dere yatağına yaptığı Kuzey Yıldızı konutlarında 9 kişi selde boğularak can veriyor… Korkunç bir felaket yaşanıyor. Haberci dediğin tabii ki, felaketin ardındaki gerçekleri sorgulayacak. İhmal olup olmadığını soracak. Proje hatası var mı, yok mu, öğrenmeye çalışacak.

Bunları tabii ki o gün, sıcağı sıcağına yapacak…
Sorumlular da yitip giden canların, minicik bebelerin hesabını vermekten kaçmayacak!

Acımız çok!” popülizmiyle, zamana yayıp, unutturmaya çalışmayacak!
Ama yağdanlıklar, yalakalar öyle bir algı yarattılar ki, iktidarda dürüst eleştirilere bile tahammül kalmadı!
Belediye Başkanı, Didem Arslan’dan da yağcılık yapmasını…
TOKİ‘nin yer seçiminde hatasının bulunmadığını grafikler eşliğinde anlatmasını…
Hatta “TOKİ hata yapmaz!” demesini bekledi herhalde!.. Umdukları nı bulamayınca da tersledi!..

Demem o ki, Varsa yoksa TOKİ! Ünsan hayatı ne ki!..

Uğur Dündar

Kaynak: http://www.kemalistler.org/ugur-dundar-varsa-yoksa-toki-insan-hayati-ne-ki.html/#ixzz1zwJngkan

Yasa Sensin…

 
 
Mehmet Haberal; Profesör Doktor. Organ naklinde, dünyanın önünde saygıyla eğildiği öncü bilim adamı. Kurtardığı canların sayısını  o bile bilmiyor. Üniversite açtı, on binlerce Türk gencini çağdaş dünya ve bilim ile tanıştırdı, onlara da ışık oldu. Tutuklu olarak yargılanıyor. Babası öldü, babasının cenazesine katılamadı. Yasa izin vermedi !…
 
-Abdullah Öcalan; Kürtçe bilmeyen Kürtçü-Bölücübaşı. 54 bin canımızı öldüren Narko-Terör örgütünün başı. Yabancı servislerin paralı uşağı. Türkiye’nin milyarlarca dolar kaynağını heder eden cani. Hükümlü. Ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezasına mahkum.
Gazetelerin yazdığına ve yalanlanmayan habere  göre; Başbakan Erdoğan’ın emriyle cezasını çekmekte olduğu yerden alınıyor, Bursa’ya götürülüyor, yatla deniz gezisine çıkartılıyor.
Yasa mı, kim takar yasayı, yesinler senin yasanı!…
 
*Samsun-Canik’te önce arsa bulunuyor. Arsa, AKP’li Canik Belediye Başkanı Osman Genç ve Başkan Yardımcısı Selçuk Kemeröz’ün akrabaları Muammer Genç ve Gülhanım Genç tarafından satın alınıyor. Arsa, İmam Osman Genç tarafından imara açılıyor, ve “Kuzey Yıldızı Konutları” yapılması için TOKİ’ye satılıyor… Hap yap, para kap gibi. Yasa müsait !…
 
-Fransız Balkonlarıyla ünlü site dere yatağına yapılıyor. Yağmur normalden fazla yağınca dere taşıyor ve konutlarda 4’ü çocuk, 5 kişi boğularak yaşamını
yitiriyor !…
 
Arsayı önce ucuza kapatıp, sonra imara açan ve TOKİ’ye kakalayanlar ile, uyarılara rağmen dere yatağına konut yapan yetkililer hakkında yasal bir işlem yapıldı mı?
Yapılmadı. Onlar şimdi AKP’li, Başbakan onlara plaket verdi. Onlar için yasa müsait değil. Yesinler senin yasanı…  
 
*Diyanet İşleri Başkanı, T.C Devletinin bir memurudur. Anayasanın 136. Maddesinin emrettiği görevleri yapar. Anayasa’nın ve yasaların kendisine çizdiği çerçevenin dışına çıktığı an, suç işlemiş olur ve cezaya çarptırılır.
 
Kendisini “Halife” veya “Şeyhülislam” gibi gören bu devlet memuru, Cumhuriyet tarihinde bir ilk olarak Patrikhane’yi ziyaret ediyor ve çıkışta haddini aşarak, Ruhban Okulunun açılması gerektiğini söylüyor. “Dini Eğitim” verecek üniversitelerin açılmasının mevcut anayasa’ya göre “imkansız” olduğunu bilerek bu beyanatı verebiliyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin Savcıları da yaz tatiline girmişler bile.
 
-Emin Çölaşan’ın yazdığına göre;
Aynı Diyanet İşleri Başkanı Berat Kandili Gecesi Mevlit duasında, “Devletimizin ve Cumhuriyetimizin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün” adının anılmasını ve o mübarek gecede okunan duaları onun ruhuna armağan edilmesini yasaklayıverdi.
 
Patrik’le sarmaş dolaş olan Diyanet İşleri Başkanının Atatürk’ten bir duayı esirgeyen bu yüzkarası uygulamayı, hangi cesaretle yaptığı, arkasını kime dayadığı belli değil mi?…
Kendisini “Yasa” yerine koyanlar, yasaları kendilerine göre eğip bükenler,
 
Türk Milleti nezdinde itibar kaybetmeye devam edeceklerdir.
 
Yesinler sizin yasalarınızı…
 
Rifat Serdaroğlu


Kaynak: http://www.kemalistler.org/rifat-serdaroglu-yasa-sensin.html/#ixzz1zwIcsNKu

Yurtta ve Suriye’de Demokrasi!



İroniye bakın!
“Demokratik açılım” özürlü olduğu için Suriye ile nerdeyse savaşın eşiğine gelen Türkiye’nin demokrasi karnesi “Le Monde” gazetesinde günlerdir tefrika ediliyor.
Gazete hafta başında önce Erasmus öğrencisi “Sevil Sevimli vakasını” sütunlarına taşıdı…
Sütunlarına taşımak ne kelime? “Sevil Sevimli’nin Suçu Ne Mösyö Erdoğan?” başlıklı bir koskoca başyazı yazdı.
Bununla kalmadı…
Davutoğlu’nun Fransa ziyaretine isabet eden bir zamanlamayla altına 50 akademisyenin altına imza koyduğu “Türkiye’de özgürlükler daralıyor!” bildirisini yayımladı…
Bildirinin içeriğine girdiğinizde “özgürlükler daralıyor” ifadesinin, ziyadesiyle “inceltilmiş bir başlık/euphemism” olduğunu görüyorsunuz.
Zehir zemberek içeriği okuduğunuzda, gerçekte acımasız ve ürkütücü bir dikta rejimini andıran sistem tarifinin yapıldığının ayırdına varıyorsunuz:
“Egemen bir güç; üniversiteler, araştırmacılar, yayıncılar, öğrenciler ve gazeteciler üzerinde artan bir yargısal baskı yapıyor. Kitlesel tutuklama dalgaları, demokrat çevrelere korku salıyor. Sanıklar, aylar ya da yıllarca aslı astarı olmayan suçlamalar temelinde tutuklu kalıyor. Onlarca gazeteci ve yayıncı yalnız işlerini yaptıkları için içeriye atıldı. Sosyal bilimler konusunda eser sahibi olmak; yöneltilen suçların başlıbaşına kanıtı (suç unsuru!) sayılıyor. Zira anti-terör yasası kapsamınca, bu konuların hepsi terörizmle ilintilendirilebiliyor. Ceza yasasındaki suç tanımlarının yarısı ‘terör kapsamına’ alınmış durumda. Yeryüzündeki terör tutukluların üçte biri bu nedenlerden ötürü, Türk cezaevlerinde!”
Faşizmi hatırlatan uygulamalar
Bildiri bu minvalde devam ediyor. Ben sadece kısa bir bölümünden yaptığım bu özetle yetineyim…
Bu özete göz atan herhangi bir Batılı, tarif edilen ülkeyi asla ve kata “demokrasi” deyimi ile yan yana getirmez…
“Le Monde” bildirisinde tanımlanan “aydın ve demokrat çevrelere korku salan kitlesel tutuklamalar”, “terör suçuna dönüşebilen sosyal bilim eserleri/gazetecilik faaliyetleri”, “asılsız suçlamalar temelinde insanların özgürlüklerinden alıkonması” gibi haller Batı’da damardan“faşizmin anısıyla” özdeşleştirilen uygulamalar.
Batı Avrupa’da Mussolini İtalyası gibi ülkelerin yaşamış olduğu çok ağır pratikler bunlar…
Hal böyleyken Türkiye’nin kalkıp da Suriye’ye “demokrasi” ve “insan hakları” gibi değerler üzerinden -hem de en ön safta!- “keskin tavırlar alması”; hafsalaya sığan bir şey değil.
Böyle hafsala almaz bir durum ortadayken; Dışişleri Bakanı Davutoğlu, yukardaki bildirinin yayımlandığı Fransa’ya yaptığı seyahatte beraberindeki gazetecilere “İnsanlık onuru ve özgürlük gibi evrensel ilkeleri savunmaktan imtina eden aydınların Suriye duyarsızlığını” şikâyet edebiliyor. Şikâyet etmek bir yana hatta esip gürlüyor:
“Bu nasıl liberallik? Nasıl solculuk?” diye çatıyor Sn. Bakan ve “Ben gece rahat uyuyorum. Siz rahat uyuyor musunuz?” diye bizden hesap soruyor.
Dışişleri Bakanı’nın mantığı uyarınca, Esad’ın insan hakları ihlalleri yüzünden, bizim burada uykularımızın kaçması gerekiyor…
Suriye’nin yüce demokrasi davasını, ilkesel bazda kendisine mesele ederek vicdanını huzura erdirdiğinden bakanın kendisi gece uyuyormuş…
Suriye halkı sorunlarına duyarsız kalan bizler, nasıl göz kırpabiliyor muşuz?
Ve tramvay demokrasisi…
Hayretler içinde okudum…
Bakan bizimle acaba alay mı ediyor diye düşündüm?
Uykularımızın Suriye için kaçmadığı evet tabii doğrudur.
Uykumuzu, çünkü öncelikle “terör yaftasıyla” zindanlarda çürüyen kendi aydınlarımız kaçırıyor…
Zeynep Oral bakın dün “Cumhuriyet”te ayrıntılı bir liste çıkarttı:
Eser üzerine eser veren… Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Büşra Ersanlı, Ayşe Berktay, Mahmut Alınak, Yalçın Küçük… nasıl vakit bulup da “terörist” oldu sorusunu yöneltti?
Bitmedi!
Pankart açmaktan… yumurta atmaya uzanan suçlardan içerde tutuklu bulunan 700 öğrenci…
Yüzü aşan hapisteki basın mensupları için kaçıyor öncelikle bizim uykumuz.
Suriye halkının dertlerine, kendi insanlarımız maruz kaldığı bu açık zulümler yüzünden derinlemesine konsantre olamıyoruz.
İçerde böyle bir tablo ile karşı karşıya olan bir ülkede sizin de bir bakan olarak “Ben rahat uyuyorum!” demenize; böyle bir konu üzerinden bize ahlak dersi vermenize, meslektaşlarımızın bu yaman çelişkiye hiç dikkat çekmemesine de çok ama çok şaşıyoruz…
O kadar ki kendi adıma ben artık, Türkiye’de “çelişki” kavramının hiçbir mana taşımadığı kanısına vardım…
“Tutarlılık” kıstasının bir değer ifade etmediği toplumda, çelişkiye düşmek de önemsenmiyor. Bu nedenle sözcüklere isteyen istediği zaman… istediği anlamı yakıştırabiliyor.
“Le Monde”un mim koyduğu gidişatın geçerli olduğu ülkedeki yöneticiler, başka bir ülkeye hiç engel tanımadan bu durumda “demokrasi” üzerinden rahatça ahkâm kesebiliyor.
Suriye bir diktatörlük…
Türkiye demokrasidir…
He ya.
Bunun adı tramvay demokrasisi!
Nilgün Cerrahoğlu


Kaynak: http://www.kemalistler.org/yurtta-ve-suriyede-demokrasi.html/#ixzz1zwGn1fCG

ABD BAKAN YARDIMCISI: ÇÖKÜŞ YAKIN

Üç gün önceki “Oltadaki fantom” başlıklı Ufuk Ötesi’nde, eski ABD Hazine Bakanı Yardımcısı Paul Craig Roberts’ın ülkesinin Suriye politikalarını eleştirdiği makalesini incelemiştik. Bugün ve yarın ise Roberts’ın, yine Alpaslan Balcı’nın Dünya Bülteni için çevirdiği “Çöküş yakın” başlıklı uzun analizine göz atacağız.
SANAL EKONOMİ
Roberts bu analizinde 230 trilyon dolarlık tahvil piyasasına sahip ABD’nin çöküşünün yakın olduğunu ortaya koyuyor. Bu büyüklük, ABD’nin Gayri Safi Milli Hasılası’nın tam 15,3 katı büyüklüğünde. Üstelik bu tahvillerin yüzde 95,7’si, sadece beş büyük bankanın elinde…
Eski ABD Hazine Bakanı Yardımcısı Roberts, bu durumun artık sürdürülemez noktaya geldiğini belirtiyor: “Wall Street’in kumarlarına yol açan mâli deregülasyon, ABD yönetiminin bankaları kurtarma ve ayakta tutma kararı ve de (ABD Merkez Bankası) FED’in sıfır faiz politikası Amerika’nın ekonomik geleceğini ve dolarını tahammül edilemez ve tehlikeli bir konuma yerleştirmiştir. Her yıl 1,5 trilyon dolarlık yeni tahvillerin piyasaya sürülmesi yüzünden tahvil piyasalarını yüzdürmeye devam etmek imkânsızlaşacaktır. Hazine tahvili satın alan herkes değeri azalan bir varlık satın almaktadır. Dahası, hazine tahvillerine yatırım yapmanın sermaye riski çok yüksek. Düşük faiz oranları, tahvile ödenen bedelin çok yüksek olduğu anlamına gelir. Faiz oranlarının yükselmesi ise – er ya da geç olacaktır – tahvillerin fiyatını düşürecek ve yerli-yabancı tahvil sahiplerine sermaye kaybı olarak dönecektir.”
BARIŞ VERGİSİ MESELESİ
Peki, bu durum neye yol açacaktır. Bakın Roberts bu konuda neler söylüyor: “ABD’nin alacaklıları en başta Çin, Japonya ve petrol ihraç eden OPEC’tir. Bu durum Amerikan ekonomisini yabancı ellere bırakmaktadır. Örneğin Çin, Washington’ın kendisini haksız yere kışkırttığını görse, elindeki dolara endeksli 2 trilyonluk varlığı dünya piyasalarına dökebilir. Tüm fiyatlar çökecek, FED dolara endeksli finans araçlarını satın almak için hemen para basmak zorunda kalacaktır. Çin’in elindeki varlıkları satın almak için basılan dolar ise döviz piyasalarındaki dolar arzını artıracak ve dolar kurunu aşağı düşürecektir.
Bunun Çin’e de maliyeti olacağını belirten Roberts, tıpkı Doğu Perinçek’in “barış vergisi” diye kavramlaştırdığına benzer şekilde tarif ediyor ilişkiyi: “Ancak örneğin Çin’in dolara bağlı varlıkları tek seferde piyasaya dökmesi maliyetli olacaktır, zira bu kez dolara endeksli varlıkların değeri düşecektir. Çin, ABD askeri tehdidine maruz kalmadığı, ABD’nin dişlerini sökmeye ihtiyaç duymadığı takdirde, rasyonel bir ekonomik aktör olarak Amerikan dolarından yavaşça çıkmayı tercih edecektir. Ne Japonya ne Avrupa ne de OPEC ülkeleri, Amerika’nın ticari açıklarından elde ettikleri kendi biriktirdikleri zenginliği, dolarları piyasalara dökerek yok etmek istemeyeceklerdir fakat göstergelere bakılırsa, hepsi de dolara endeksli varlıklardan çıkmak istiyorlar.”
DOLARDAN KAÇIŞ
Roberts’a göre “ellerinde dolar bulunan yabancılar, ABD’nin yıllık bütçesine ve ticaret açıklarına, batan Amerikan ekonomisine, Wall Street’in örtüsüz kumar bahislerine, kuruntu hegemonun savaş planlarına bakıp şöyle hükmetmektedirler: Bundan dikkatli bir şekilde kurtulmalıyım.”
Roberts, bu gerçekleri yazmayan “Fahişe Amerikan medyasının” ise tersine hep Avrupa’daki krize odaklanarak, aslında “Avrupa’dan daha kötü olan Amerika’daki durumu dikkatlerden uzak tuttuğunu” belirtiyor.
Roberts’ın analizini ele almaya yarın da devam edeceğiz.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Temmuz 2012

Cevap verin!



Şehit pilotlarımızı toprağa verdik. Ama ruhlarını huzura kavuşturacak görevleri yerine getirdik mi?
Bu çok şüpheli.
Çünkü beynimizi kurcalayan bir sürü soru cevapsız, öylece bekliyor.
Emekli Büyükelçi Onur Öymen’in dediği gibi siyasi yorum bulaşmamış inandırıcı bir açıklama günler geçtiği halde işitemedik.
Çok gecikmemek lâzım. Çünkü devlet adına dünyaya verilmiş bir söz var:
Suriye’nin yaptığı yanına kalmayacak!
Elbette bu karşılığın niteliği ve şiddeti olayın aydınlanması ile yakından ilgili olacaktır.
Dostlar maşallah buradan çıkacak bir kıvılcımın ne kadar büyük bir yangın yaratacağına aldırmadan körükleme faaliyetlerine devam ediyorlar.
Economist dergisi son sayısında “hiçbir ülkenin Esad’ı devirmek için Türkiye kadar çalışmadığını” yazıyor.
Uzman bağlamında dün en dikkate değer katkı iki askeri uzmandan geldi.
Emekli Hava Korgeneral Erdoğan Karakuş, geçenlerde Genelkurmay’dan MİT’e devredilen Elektronik Sistemler Komutanlığı (GES) imkânlarına rağmen nasıl olup da Suriye füzesinin tespit edilemediğini sordu.
Çünkü sistemler Genelkurmay’dayken “Ege’de eğitim uçuşu yapan pilotlarımız, karşı koymak için hangi adadaki Yunan uçağının motor çalıştırmaya başladığını daha yerde tespit eden Elektronik Sistemler Komutanlığı’nın uyarısını alır, ona göre hazırlıklı olurdu.”
Emekli Korgeneral Karakuş soruyor:
“Suriye’nin füze rampasındaki hareket tespit edilip pilotlara bildirildi mi?”
Bu sorunun cevabı resmen verilmedi.
Ama başka bir uzman olan AKP Milletvekili Emekli Jet Pilotu Şirin Ünal “Pilotlar kurtulabilir miydi?” sorusunu cevaplarken Karakuş’u da cevapladı:
“Pilotlarımızın zihni hazırlığı yoktu. Çünkü tehlikenin farkında değillerdi.”
Yani GES’in uyarı görevini yapmadığı çıkıyor bundan.
Uyarıyı alsalar en azından atlayarak canlarını kurtarabilirlerdi.
İstihbaratın tek elden toplanması adına elektronik sistemlerin Genelkurmay’dan MİT’e devri konusundaki seçim doğru bir karar olmamıştır. Öyle görünüyor.
Askere yönelik önyargıların başka büyük hatalara yol açmamasına dikkat etmek, hatta iki pilotumuzun kaybına sebep olduğu anlaşılan devir işleminden geri dönülmesine acele karar vermek gerekiyor olabilir.
Maliyeti ağır hırs ve hınçlardan korunmak ve kurtulmak lâzım!
Yargının imtihanı
Silivri’ye “zindan” lekesi düşüren tutukluluk rejimine son veren yasa hâkimleri Cumhurbaşkanı Gül kadar heyecanlandırmamış.
Öyle anlaşılıyor.
Cumhurbaşkanı yasayı bir gün bile beklemeden imzaladı.
Ama Özel Yetkili Mahkemeler, yüzden çok tahliye talebini cevaplamakta hiç aceleci davranmadı, karar vermeyi haftaya bıraktı.
Üçüncü Yargı Paketi ile gelen yeni olanaklar sayesinde uzun tutuklulukların yarattığı adaletsizliklerin son bulacağına bağlanan umutlar bu hafta sonu yine askıda, huzursuz bekleyecek.
Meclis Başkanı Cemil Çiçek “Ümit ediyorum yargı, yasamanın verdiği mesajı iyi anlamıştır” dedi.
O bile şüphede, emin değil.
Yargının parlamenter demokrasi ile imtihanı dileriz başarılı geçer!

Güngör Mengi

Kaynak: http://www.kemalistler.org/cevap-verin.html/#ixzz1zwDK6JgS

Ben Şehit Bebek; Cennetten Dilekçe Yazdım Size…



“Ben Şehit Bebek… Hatırladınız mı beni?.. Kendimi size eğer unuttu iseniz biraz hatırlatayım. Çünkü aradan çok uzun yıllar geçmesine rağmen, ben hiç bir şeyi unutmadım ve unutturmayacağım.
Benim nerede doğduğum hiç önemli değil… Ha, Aydın’ın bereketli ovalarında, Çukurova’nın bir zamanlar bire bin veren topraklarında veya Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesinin bir köyünde, Şemdinli, Yüksekova, Tunceli’de doğmuşum, ne fark eder?…


Ben Misak-ı Milli sınırları ile çizilen Türk vatanında doğmuşum.
Anam beni bağrına basıp, ak sütü ile beslerken, okulun damında dalgalanan Türk bayrağına bakıp, tıpkı Sivas’taki teyzem gibi hayaller kurarmış. “Benim oğlum, okuyacak, subay olacak.” dermiş. Abam Hanife kız, kışın kar demez, buz demez okula gider, yazın da anama yardım edermiş evde, tarlada, bahçede. Abim Ahmet ise patlak bir topun peşinde koşar dururmuş.
Babam Hüseyin, Şıh Mahmut‘un toprağında ırgat olarak çalışır, getirdiği az bir azıkla anam evde tencere kaynatırmış.


Adım mı? Adım yok benim… Kundakta bebeymişim.. Hem adım Ahmet, Zilan, Sevim veya Zahto olsa ne önemi var? Ben bu toprakların, Anadolu’nun çocuğuyum.
Bir gün köyümüze yüzü peçeli adamlar gelmiş. Kucaklarında kocaman silahlar varmış. “Keleş”miş bu silahların adı. Köylüyü toplamışlar meydana, sağlık ocağını, okulu, harmanları yakmış, ebeyi, öğretmeni öldürmüşler.. Hayvanlarımızı telef etmişler…


Kızlarımızı, oğullarımızı hatta babamı bile sürüye, süreye dağa götürmüşler. Bizi aç, susuz, eğitimsiz, sağlıksız bırakıp, karanlığa, yoksulluğa mahkum etmişler.
Aradan günler, haftalar geçmiş aynı adamlar bir daha gelmişler köyümüze…Daha kalabalık ve daha silahlı… Üstelik daha da acımasız. Yiyecek, para istemişler köylüden… Köylü “yok” demiş, “Biz de açız, yoksuluz. Siz ve Şıh elimizdekileri hep aldınız. Bir canımız kaldı.”
“Bir canımız kaldı.”


Karanlık bakışlı ve yüzü örtülü adam, yanındakilere anlamadığım bir dille bir şeyler söylemiş ve silahlar ateş kusmaya başlamış.


Anam beni başörtüsünün altına saklamış, kardeşlerimin üzerine kapanmış. Kendi canını pazara atmış, bebelerini korumaya çalışmış.


Sonra bir adam yanaşmış yanımıza. Eli silahlı, hain bakışlı. Hiddetli bir sesle bağırmaya başlamış. Anam tanımış o adamı. “Emmi oğlu” demiş, “Emmi oğlu Hasso, kıyma bize” demiş.
Adam duraklamamış bile, “Biji Apo, Biji PKK” diye bağırmış, önce anamı, sonrada kardeşlerimi öldürmüş bizim emmi oğlu.

Ben ona bebek saflığıyla bir gülücük göndermişim, o ise kalbime bir kurşun.

Canımızı, yaşam hakkımızı da almışlar elimizden..

İşte benim hikayem bu. Hatırladınız mı? Gazetelerde boy, boy resimlerim çıkmış. Adımı ” Şehit Bebek” koymuşlar”

Değerli Büyüklerim;

Beni hatırlamanız için daha önce hem size hem de AİHM’ne yazdığım dilekçenin bir bölümünü sizlerle paylaştım. Paylaştım çünkü dünü bile hatırlamanıza engel olan hızla değişen ve/veya değiştirilen gündem, beni size unutturmuş olabilir.

Gene size cennetten bir dilekçe daha yazmak ihtiyacını hissettim. Neden mi?

Bu sefer bu dilekçeyi yazmamın nedeni gene hızla artan şehit sayımız değil.  Söz konusu, şehitlerimizin vatana katılmasına neden olan devletimizin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüdür.

Duyduk ki Leyla Zana, Sn.Başbakan’la görüşmüş ve “Kürt sorununu çözerse  Başbakan Erdoğan çözer” demiş.

Kim bu kadın? Bilen, bilmeyene anlatsın… SHP’den milletvekili seçildiği zaman TBMM’de Kürtçe yemin etmeye kalkışan, bölücü başı Öcalan’ı, “önderim” unvanı ile birlikte taşıyan, ” bölücü terör örgütüne üye olduğu gerekçesiyle” 15 yıl hapse mahkum edilen, “Kendimi Türk hissetmiyorum”diyen ve daha nice herzelerin altında imzası bulunan bir militandır.

Kürt sorunu… Benim ülkemde Kürt sorunu yoktur, sadece PKK sorunu vardır. Erdoğan’la görüşmesinin ardından “barışçıl çözüm”den bahseden Zana, 2012 yılının hemen başında İngilizce yayın yapan Kürt Rudaw sitesine verdiği röportajda bakın ne inciler döktürmüş.

* İşin başında özerklik talebimiz doğrudur. Ama bugün Türkiye’deki Kürtler, özerkliğin yetersiz olduğunu düşünüyorlar.
* Kürtler kendi kaderlerini tayin etmeli…“Bu hakı savunan ikiz ihanet yasaları “İkiz Yasalar”  4 Haziran 2003′de TBMM’de AKP ve CHP tarafından yasalaştırılmıştır.
*Birleşmiş milletler kararları uyarınca mevcut olan halkların kendi kaderlerini tayin hakkı, Türkiye’de yaşayan Kürtler için de geçerlidir.
*Özgürlük, özerklik ve federalizm Kürtler için bir haktır.

KÜRTLERE SOYKIRIM UYGULANDI!..

*AKP hükümeti ve Başbakan Erdoğan, Kürtleri oyuna getirmiştir.
*Türk hükümeti, Kürtlere karşı uygulanan onca zulmün ve soykırımların arkasındaki delilleri kamuoyuna açıklamalıdır.


Görüldüğü gibi sayın büyüklerim kırk yıllık Yani, olmamıştır Kâni… Yani Zana’da değişen hiç bir şey yoktur. Sn. Erdoğan’la görüşme isteğinin ana sebebi nedir? Bu sebep/sonuç ilişkisinde ortaya çıkan tek bir adres vardır. Küresel çeteler…Ve onların bağlantıları…

Zana’da değişen tek bir düşünce yoktur değerli büyüklerim. PKK ne söylemişse Leyla onu söylemiştir. KCK’nın tüm isteklerini gene Zana dillendirmiştir. BDP’nin isteklerinin çerçevesini görüşmenin ardından yaptığı basın açıklamasıyla bir kez daha çizmiştir.

Aziz Türk milleti, Zana’nın basın açıklamasında dile  getirdiği şu ifadenin altını  dikkatle  çizmek gerekmektedir.

*İdam gibi bir tabuyu yıkan bu ülke, Öcalan’ı pekala ev hapsine alabilir…
*Yarım kalan OSLO görüşmeleri devam etmelidir.
*TSK, yapmış olduğu operasyonları durdurmalıdır.
*Seçmeli değil,Kürtçe eğitim ve öğretimin önü açılmalıdır.

“Yarım kalan OSLO görüşmeleri…”

Sabri Ok- Bizde anadilimizde eğitim istiyoruz..
Hakan Fidan- Habur’da hukuk ihlâl edildi. Hukuku sizin için değiştirdik.
Hakan Fidan- Bugün sizinle savaşanlar içerde…
Mustafa Karsu- Önder Apo’nun muhataplığının meşrulaştırması Türkiye’nin çıkarınadır.

Şimdi değerli büyüklerim, amcalarım, teyzelerim, ninelerim, dedelerim, abi ve ablalarım bakın Zana Sn. Başbakan’a değişik bir şey söylemiş mi?

Bu kadın seçimlerlerden önce meydanlarda “Silah bizim sigortamız”, “Gerillalara oy verin.” demişti. Öcalan hep onun için “önderlik” ve “sayın”dı.

Değişen tek şey Leyla Zana’nın, terör örgütüne, dağdan ovaya inmiş bölücülere, BDP’lilere danışmadan bu görüşmeyi yapmasıdır. devam etsin dediği ve bir kaç konuşmayı size aktardığım Oslo görüşmelerindeki teröristlerle aynı dilden konuşmakta…

Şimdi değerli büyüklerim, her şehit cennete geldikçe benim ve diğer şehitlerimizin yaraları yeniden kanamakta ve cennetteki ırmakları al kana boyamaktadır. Ancak Sn. Başbakan’ın Zana’yla görüşmesi bizim bile kanımızı dondurmuştur.

Çünkü Zana’nın sözde barışçıl tavrı, Yılmaz Erdoğan’ın “Güvercin kanadına” yazdığı mektup kadar sahtedir ve bölücülük kokmaktadır.

Kulaklarımıza gelen bir söylem bizi yeniden öldürdü desem abartmış olmam değerli büyüklerim.

“Güneydoğu’da görev yapan askerler ve polisler savaş suçlusu olarak yargılanacak!
Başlıktaki ifade bir öngörü değil, analiz değil, bana ait bir değerlendirme de değil. Bu ifade MİT krizini tetikleyen belgenin içindeki MİT-PKK mutabakatlarına girmiş bir ifade.” Emre Uslu- HALKIN HABERCİSi


Eğer bu yazılanlar doğru ise, ki bu belgenin devlet arşivinde olduğu da iddia edilmektedir, bir yeniden vurulduk.

Hani Uğur Mumcu “Vurulduk ey halkım, unutma bizi” demişti ya, biz birileri tarafından unutulduk.

Ben bu dilekçeyi “güvercin kanadı”na yazmadım. Bizim yaşam hakkımızı elimizden alan, bizi sakat bırakan made-in Italy,USA-Germany ve tüm küresel çetelerin kurşunları üzerine şehit kanlarıyla yazdım.

Okuyun bu dilekçeyi… Ve haykırın. Türk devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türkçedir.

Ben şehit bebek… Ellerinizden öperim değerli büyüklerim…
Figen Özen
06 Temmuz 2012
www.kemalistler.org

Tanrının Bizdeki Parçacığı…

Bekir Coşkun


CERN’de bilim adamları büyük olasılıkla “Tanrı parçacığını” bulduklarını açıkladılar:
“Büyük Hadron (LHC) çarpıştırıcısında, Higgs Bozonu deneyindeki 126 giga ekertrovolt-Ge-V kütle bölgesinde, maddenin kütlesel dönüşümü atom altı yapısal projektörde belirlenirken, ancak izlerin 5 sigma seviyesinde izlendiği…”
İki saat oku…
Anlarsan…
*
Bizdeki parçacık açıkladı:
“Takdir-i ilahi geldiğinde, hak vaki olur…”
Altı kelime…
*
Deney:
TOKİ konutları birinci etap…
Yerin altı…
Derenin içine apartman yaptı, derinde iki oda bir salon… Çoluk çocuk ile dereyi çarpıştırınca; 11 ölü…
Yandaş müteahhitlerin oluşan dünyaları ile yoksulun yıkılan dünyasının açıklaması bu kez sadece iki kelime:
“Rahmetin hikmeti…”
*
Deney:
İsyancıları silahlandırıp, sınırdan içeri silah ve adam sokup, “sonun geldi” diye tehdit edip, iyice fıttırtılan Suriye’nin önünden, uçağa bindirilmiş iki pilot geçirildi…
Büyük çarpışma gerçekleşti…
Sonuç; 1260 metre suyun altı…
İki postal, bir kask…
Önünden tabutlar geçerken, sonucu açıkladı bizdeki parçacık:
“Şehadet mertebesine erdiler…”
Üç kelime…
*
Hâlâ 100 metre yerin altında, 10 milyar dolar harcayarak dünyanın nasıl oluştuğunu arayıp dursun fizik…
Bununki iki satır tüzük…
Diyelim ki en az üç doğurtuyor…
Bebeğin rahme kaç adet gireceğini belirliyor…
Nasıl çıkacağını ayarlıyor…
*
Parça, marça…
Ama Tanrı ya…
Cenneti var, cehennemi var mesela…
Başörtülüler, badem bıyıklılar, cami yaptırma derneğine makbuz kesenler… Yandaşlar, yalakalar, yanaşmalar cennete…
Öbürleri zaten cehenneme…
Gözaltı, tutuklama, infaz, hapis, eziyet, işkence, zulüm…
*
Ve nihai deney:
İlkellik ile çağdaşlık karşı karşıya geldi…
Çarpıştırıldı…
Bizdeki Tanrı parçacığı çıktı ortaya…
*
“Peki, bizdeki parçacık Tanrı’nın neresi?” derseniz…
Siz bilirsiniz artık..


Kaynak: http://www.kemalistler.org/bekir-coskun-tanrinin-bizdeki-parcacigi.html/#ixzz1zw8Z7kEL

Medyatik Bir ‘Olay’…

Cüneyt Arcayürek


07 Temmuz 2012




Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu son günlerde yandaş gazetelere verdiği demeçlerle komşularla sıfır sorun politikasını nasıl sıfırladığını savunuyor.
Suriye politikasını sindiremeyen
liberallerden, solculardan, tabii ulusalcılardan şikâyetçi.
“Suriye ile nasıl aynı çizgide bulunuyorlar?” diye soruyor.
Ne ki demeçlerindeki bir vurgulama hayretle karşılanacak içeride.
Davutoğlu, Ankara Temsilcimiz Utku Çakırözer’in Beşşar Esad’la Şam’da yaptığı ve dünya medyasında büyük yankı uyandıran röportajını “farklı bir noktaya çekiyor”, şöyle diyor:
“Bizde basın serbest, isteyen Esad’la konuşur ve istediği gibi yazar. Peki bir Suriyeli gazeteci Sayın Başbakan ya da benimle konuşup Şam’da bunu aynen basıp aynen paylaşabilir miydi?” (Mustafa Karaalioğlu – Star – 6.7.2012)
***
Bakan doğru söylüyor. Esad rejiminde Suriyeli bir gazeteci, özgür iradesini kullanarak Ankara’da Başbakan ve Dışişleri Bakanı ile konuşamaz.
Ya demokrat görüntüsü veren yarı demokrasilerde? Örneğin bizde! Özgür yazarlar ve gazeteciler; özel bir görüşme yapmak amacıyla Beşşar Esad’a başvururlar. Olumlu yanıt alırlar amma velakin “bir ses gelir Başbakanlık’ta bir yerden”, birden Şam’a gitmekten vazgeçiverirler!
Yaşanan medyatik “olay”; dışa kapalı, denetim altındaki Suriye ile dışa açık, denetim altında olmadığı sanılan Türkiye arasında fark olmadığının kanıtıdır.
Medyanın ünlü isimleri, gazetecileri, pisliğini örten kediler gibi;
“olayın” üstünü örtüverdiler.
***
Taraf gazetesi 29 Haziran’da “olayı” duyurdu:
Suriye Başkanı Beşşar Esad’dan gazeteci Hüsnü Mahalli aracılığıyla bireysel röportaj talebinde bulunan Ertuğrul Özkök (Hürriyet), Amberin Zaman (Habertürk), Mehmet Ali Birand (Kanal D) ve Utku Çakırözer’e (Cumhuriyet) Şam’dan olumlu cevap geldi.
Utku dışında üç ünlü gazeteci görüşme gününe az bir süre kala Şam’a gitmekten vazgeçti.
Üç gazeteci, neden, sorusunu yanıtlamadı.
Utku; yaptığı açıklamada; “Esad’la görüşme taleplerim uçağın düşürülmesinden sonraya kadar devam etti. Uçak düşürüldükten sonra talebimi yenilemiştim. Şam’dan yanıt geldi. Bir grup gazeteci ile gideceğimiz söylendi. Hazırlıklarım sürerken Özkök’ün, Birand’ın, Zaman’ın röportajdan vazgeçtiklerini öğrendim. Ben pazar günü gidecekmiş gibi hazırlıklarımı sürdürüyorum” dedi ve ekledi:
“Meslektaşlarımın neden vazgeçtiklerini anlamadım.”
***
Saatler süren görüşmeyi anlatan yazı dizisinin ilkini Cumhuriyet, Esad’ın “Keşke düşürmeseydik” sözünü ve Türk uçağını İsrail uçağı sanarak vurduklarını içeren açıklamasını manşetten verdi.
Esad’la röportaj Türkiye’de ve dünya basınında büyük yankı uyandırdı. Dış basın ve Amerikan CNN’si gibi TV’ler hâlâ röportajı konuşuyor.
“Meslektaşlarımızın görüşmekten birden neden vazgeçtikleri” çok geçmeden açığa çıktı.
Üç gazete ve gazeteci, Başbakan’ın bir yakınıyla Esad’a propaganda olanağı sağlayacaklarını duyurmasıyla; Şam’a gitmekten vazgeçtiler!
***
Kargaları bile güldürecek açıklamayı Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ yaptı:
“Esad Türkiye’de kamuoyu yaratmak istiyor!”
Mesleksel amaç ve çabayı okuruna, Türk kamuoyuna duyurmayı kamuoyu yaratmak diye yorumlayanlara, bu yorumlarını yalanlayan kimi örnekler vermek gerekiyor.
Binlerce kişiyi öldüren, öldürmeye devam eden PKK’nin merkezi Kandil’e giderek örgüt şefi Murat Karayılan ile ceviz ağaçları altında yaptıkları; hatta kimi yerde övücü irdelemeler içeren görüşmeleri sayfalar dolusu yazan ve yayımlayanları…
…örgüte kamuoyu yaratmak diye bugüne dek niye yorumlamadınız ve neden ses çıkartmadınız? Kandil’e gitmelerini neden engellemediniz?
RTE demokrasisinde bu nasıl basın özgürlüğü anlayışı diye sormak bile abes!
Mallar da ürünleri de ortada!
***
Medyada sayısı az başarılardan birine imza atan Utku Çakırözer’in yaptığı görüşmeyi; Cumhuriyet, gerçek demokrasilere özgü basın özgürlüğü anlayışıyla yayımladı.
İşte o kadar!
7 Temmuz 2012 – Cumhuriyet

Türkiye Asıl Ankara’dan Vuruldu Tayyip Bey!!

Zahide Uçar


06 Temmuz 2012



Özel Mahkemeler
Sözde özel mahkemeler kalkmış. Özde Recep Bey kendisi ve ekibini korumaya almış.
Başvekil işgal komutanı gibi 2000 koruma ile geziyor ama kendini güvende hissetmiyor. Özel istihbarat örgütü var, kendini güvende hissetmiyor. Yargı tekelinde, yetmiyor. Dünyanın sayılı zenginleri arasına girdi ama olmuyor. Hatta bir depo yakıt ile ABD’ye Türkiye’den nokta inişi yapabileceği uçağı var ama yeterli bulmuyor.
Yaptıkları ortaya çıkmasın diye “devlet sırrı” maddeleri koyarak kendini korumaya alıyor.
Komik olan şu:
Kendisi 90 yıllık T.C. Devleti’nin bütün kurumlarını 10 yılda çökertti. Yarın bir başkası gelir. Senin o devlet sırrı dediğin sırları kaldırır. Seni de yargılar. Üstelik bu ülkeye yaptıklarından dolayı bütün uygulamalarını kaldırmak ve sorgulamak meşru olur.
Bir ülkeyi böyle sırtından hançerlerseniz, her gölgeyi düşman, her sesi patlayan mermi sanırsınız.

Her Bolu Beyi’nin bir Köroğlu korkusu vardır.
Bütün vatanseverleri Ergenekon çuvalına doldurmanız neye benziyor biliyor musun Recep Bey?
Firavun’un tahtını kaybetmek korkusuyla bütün erkek çocukların öldürülmesini emretmesine…
Oysa Firavun’un tahtına talip olanların kaçınılmaz sonu “Musa”nın mutlaka ortaya çıkacak olmasıdır.

Ardahan’da Cezaevi, Askerlik Şubesi ve Adliyenin Kapatılması Ne Anlama Geliyor?
AKP yıkım projesini her alanda uygulamaya koyuyor.
Ermenistan sınırından devlet kurumlarını çekmek demek T.C. Devleti’ni oradan çekerek müdahaleye açık bir alan yaratmak demektir.
Güneydoğu’yu Kürdistan(gerçekte Büyük İsrail Devleti) için boşaltan AKP, Ermenistan sınırını kimin için boşaltıyor?
Türkiye’yi beşe bölme planı sinsi sinsi işletiliyor. Yani SEVR uygulamaya konuyor.
Sevr’in bazı maddelerini hatırlatalım:
1.Sınırlar (madde 27-36): Edirne ve Kırklareli dahil olmak üzere Trakya’nın büyük bölümü Yunanistan’a bırakılacak.
Günümüzde;
Trakyalı çiftçilerin tarlalarının büyük bir kısmının bir Yunan bankasınca ipotek edildiğini hatırlatırım. Hükümet uygulamaları ile bu durumun şartlarını oluşturmuştur. Avrupa yakası ve Trakya’ya kurban bayramında Anadolu’dan kurbanlık hayvan gitmesi yasaklanmıştı, hatırlayın.
2.Kürt Bölgesi (madde 62-64): İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak; bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabilecek.
Bu madde uygulamaya konmuş durumda. AKP 10 yıldır bu maddenin uygulanır hale gelmesi için her şeyi yaptı. Fırat’ın doğusu devlet otoritesi açısından boşaltıldı.
3.Ermenistan (madde 88-93): Osmanlı Ermenistan Cumhuriyeti’ni tanıyacak; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecek (Başkan Wilson 22 Kasım 1920′de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a verdi.)
Trabzon üzerinde oynanan oyunları hatırlayın. Trabzon’dan Mersin’e bir çizgi çizilmek istendi. Sümela Manastırının Rumlar için ibadete açılışını hatırlayın. Rum-Pontus Devleti haritası olan tişörtler ile ayin yaptılar.
(1997) Trabzon’da düzenlenen bir sözde sempozyum için, aralarında Rahmi Koç, Fener Rum Patriği Bartholomeos’un da bulunduğu bir grup, Venizelos Gemisiyle Trabzon’a çıkarma yapmak istemiş; sempozyum komitesinin dağıttığı haritalarda, Karadeniz ‘Pontus Gölü’, yerleşim yerlerinin isimleri de Rumca olarak yazılmıştı.
PKK’YI kullananların hedefinde sadece Büyük İsrail Devleti yok, Büyük Ermenistan Devleti projesi de var. PKK’nın üst yöneticilerinin Ermeni olması bu yüzdendir. Sınırımızdan Devlet kurumlarının çekilmesini bu projeye hazırlık çerçevesinde düşünebilirsiniz.
4.Arap ülkeleri ve Adalar (madde 94-122): Osmanlı savaşta veya daha önce kaybettiği Arap ülkeleri, Kıbrıs ve Ege Adaları üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecek.
Ege kıta sahanlığı meselesinde AKP Yunanistan lehine geri adım attı. İki adamız Yunanistan’a verildi. Kıbrıs’ın durumu malum…
5.Askeri Konular (madde 152-207): Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri kuvveti, jandarma dahil 50.700 kişiyle sınırlı olacak ve ağır silahları bulunmayacaktı.[1][5] Türk donanması tasfiye edilecek, Marmara Bölgesi’nde askeri tesis bulunduramayacak, askerlik gönüllü ve paralı olacak, azınlıklar orduya katılabilecek, ordu ve jandarma Müttefik Kontrol Komisyonu tarafından denetlenecek.
Gönüllü ve paralı kısmı AKP tarafından çözülüyor. Ordu küçülüyor. Donanma Özel Yetkili Mahkemeler kullanılarak tasfiye ediliyor. NATO’ya bağlı olmayan Jandarma üzerinde oyunlar oynanıyor.
6.Savaş Suçları (madde 226-230): Savaş döneminde katliam ve tehcir suçları işlemekle suçlananlar yargılanacak.
Erdoğan’ın Güneydoğu’da PKK ile savaşan güvenlik güçlerini “savaş suçlusu olarak yargılama sözü verdiği” iddia edildi.
7.Ticaret ve Özel Hukuk (269-414): Türk hukuku ve idari düzeni hemen her alanda Müttefikler tarafından belirlenen kurallara uygun hale getirilecek; sivil deniz ve demiryolu trafiği Müttefik devletler arasında yapılan işbölümü çerçevesinde yönetilecek; iş ve işçi hakları düzenlenecek.
İş ve işçi hakları 3C ile halledildi. Yani küresel sermaye için köle işçiler yasası çıktı.
Türk Hukuku dünya eliti olan çetenin isteği doğrultusunda yeniden yazıldı. Yeni yazılacakmış gibi yapılarak muhalefet ve halkın da desteği alınarak kabul ettirilmesi planlanıyor.
Yani aziz okur;

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ANKARA’DAN VURULUYOR.
NOT:
Erdoğan Hükümeti her alanda duvara dayandı. El parası ile sürdürdükleri saltanatın sonu geldi. 2008 yılında yazmıştım. Erdoğan Hükümeti ülkeyi sürüklediği bu çıkmazdan ülkeyi savaşa sokarak kurtulmak istiyor. Ülkeyi borç batağına sokmalarını küresel krizi bahane ederek yutturdular. Ülkeyi savaşa sokarak da bütün rezil uygulamalarını örtecek bir bahane yaratacaklar.
İşte bu yüzden sadece ABD adına değil, kendi mabadlarını kurtarmak için de bir savaşa ihtiyaç duyuyorlar.
Eski siyasiler duvara dayandığında Ordu darbe yapar, beceriksiz siyasilerin arkalarını kurtarırdı. Şimdi Ordu da darbe yapmıyor. Geriye kalan tek seçenek ülkeyi savaşa sokarak arkayı kurtarmak.
Bu durumu açık etmemek için de BM ve NATO’yu kendilerini kurtarma operasyonuna ortak etmeye çalışıyorlar.
Cin olmadan cin çarpacaklar ya…
ACINACAK HALDELER…
Nil nehrinde iki diz üstü kapaklanarak dehşet içinde boğulan Firavun acaba nereden geldi aklıma?
İLK KURŞUN

Bili: Bu Nasıl Adalet

Utku Çakırözer

06 Temmuz 2012



Fransa’dan bir müjde, bir sitem
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu dün Paris’te Fransız muadili Laurent Fabius ile önemli bir görüşme yaptı. Bu görüşme Fransa’nın Türkiye karşıtı eski Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy döneminde sıfır notasına inen ikili ilişkilerin yeniden ayağa kaldırıldığı bir ziyaret oldu.
Ziyareti değerlendiren Fransa’nın Ankara Büyükelçisi Laurent Bili yeni seçilen Cumhurbaşkanı François Hollande döneminde Türk-Fransız ilişkilerinin geleceğine ilişkin şu mesajları verdi:
AB müjdesi
“Ankara-Paris ilişkilerinde Türkiye lehine ılık bir meltem esiyor. Sayın Davutoğlu’nun ziyaretinde iki büyük dosya vardı. Bunlardan birincisi AB dosyası. Fransa’daki yeni yönetim Türkiye’nin AB üyeliğine olumlu bakmaktadır. Fransa’nın resmi görüşü bundan sonra Sarkozy öncesindeki Chirac dönemi aldığımız kararlara dönecektir. Mevcut olumsuz atmosferi değiştirmek istiyoruz. Üyelik sürecinde Fransa’ya görüşü sorulursa tutumu bundan sonra Türkiye’nin lehinde olacaktır.”
Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB dönem başkanlığı boyunca Türkiye-AB ilişkilerinde hızlı bir ilerleme sağlanacağını düşünmediğini belirten Bili “Fransa’nın olumlu tavrı özellikle 2013’te yeni başlıklar gündeme geldiğinde kendini gösterecektir” dedi.
Ermenistan ile normalleşin
Görüşmelerde gündeme gelen ikinci dosyanın Ermeni dosyası olduğunu belirten Bili, Fransa parlamentosundan Sarkozy döneminde çıkarılan ancak Anayasa Konseyi tarafından iptal edilen soykırım iddialarını reddedenlerin cezalandırılmasına ilişkin kanun girişimini anımsatarak şu beklentiyi diye getirdi:
“Türkiye’nin hassasiyetlerini biliyoruz ama Fransa’da önümüzdeki dönemde benzer girişimler gündeme gelebilir. Hemen olmasa bile bu ihtimal var. 2015 yılına doğru Ermenilerin Fransa ve tüm dünyada yeni kararlar, kanunlar çıkarma girişimleri artacaktır. Bana göre bu konuda taraflara dışarıdan zorlama yapmak doğru değil ama Türkiye önümüzdeki sakin ayları Ermenistan ile ilişkilerini normalleştirme konusunu düşünerek geçirirse bu Türk-Fransız ilişkilerinin geleceği açısından çok yararlı olabilir.”
Demokrasi çıtası yükselecek
Büyükelçi Bili, sosyalist bir Fransız cumhurbaşkanı ile çalışmanın Türkiye açısından avantajları olduğu kadar zorlukları da olacağına dikkat çekiyor:
“Fransa bundan sonra Türkiye’deki gelişmelere çok daha ilgili ve müdahil olacaktır. Sarkozy Türkiye’yi AB içinde istemediği için insan hakları ve demokratikleşme konularında da bir beklentisi yoktu. Türkiye’den çok az talepte bulunuyordu. Şimdi biz yeniden Türkiye’nin tam üye olabileceği pozisyonuna dönünce beklentimiz de o ölçüde artacaktır. Türkiye’nin demokrasisi, özgürlükleri en önemli mesele olacaktır.”
Bu nasıl adalet!
Söz insan haklarından açılınca konu Türk kökenli Fransız vatandaşı, üniversite öğrencisi Sevil Sevimli’nin terör suçlamasıyla tutuklanmasına geliyor. Büyükelçi Bili, Ankara’da büyük uğraşlar sonucunda iki aydır tutuklu bulunan Sevimli ile görüşmeye bir diplomatını gönderebildi geçen hafta. Konu Fransız kamuoyunun da gündeminde. Sevimli’nin yaşadığı Lyon’un boyutlarını aşan tartışmalar ulusal basına da yansıdı.
Bili son dönem yaşanan ve kimsenin bilmediği bir gelişmeyi aktararak şunları söyledi:
“Bundan bir ay önce 12 silahlı kişi İstanbul’un göbeğinde Türk-Fransız ortaklığı olan bir şirkete gidip baskıyla para istedi. Organize örgüt işi olduğu belliydi ama yakalanan zanlılar iki gün gözaltında tutulduktan sonra serbest bırakıldı. Buna karşın, Türkiye’ye burs kazanarak eğitime gelmiş Fransız vatandaşı genç bir kızımız sırf solcu olduğu ve konser bileti sattı diye terörist muamelesi görüyor, aylarca tutuklu tutuluyor. Kendisi ne bir çete üyesi ne de elinde bir silah var.”
İki örnek arasındaki çelişkiye dikkat çeken Bili sözlerini dostça bir tavsiye ile bitiriyor:
“Türkiye’de nasıl bir adalet sistemi var, anlamakta güçlük çekiyorum. Türkiye’nin Fransa’da ve AB ülkelerindeki imajı açısından Sevil Sevimli’nin durumundan daha kötü bir örnek olamaz. Bir çözüm bulunamazsa bu dosya Fransa kamuoyunda çok daha fazla yer bulacak.”
İstanbul’a Monet sürprizi

Fransa ile ilişkiler sadece siyaset ve diplomaside düzelmiyor. 2013 yılında kültür ve sanat alanında ses getirecek projeler geliyor. Bili’den öğrendiğimize göre empresyonist resmin önde gelen ismi Claude Monet’nin eserlerinden bir bölümü Sabancı Müzesi tarafından İstanbul’a getirilecek.
İkinci sürpriz haber ise
İstanbul Modern ile dünyaca ünlü Fransız markalarını çatısı altında barındıran Comite Colbert arasında çok ses getirecek sanat koleksiyonlarının İstanbul’a taşınması konusunda kapsamlı bir işbirliği anlaşmasının imzalanmak üzere olduğu. Bu haberler en çok sanatseverleri memnun edecektir.
6 Temmuz 2012 – Cumhuriyet