Mustafa Taylan Özgür

Mustafa Taylan Özgür

Kaddafi’nin öldürülmesi! Devrimcilik değil insanlık suçu

Libya’nın lideri Kaddafinin yaralı olarak yakalanması ve dövülerek öldürülmesinin yeni görüntüleri ortaya çıktı. Kaddafi öldürülmeden önce; “Bana yaptığınız haramdır, siz günah işliyorsunuz. Evlatlarım, ben sizin babanızım! Bu olamaz. ‘Haram’ nedir bilmiyorsunuz?” dediği ortaya çıktı. Görüntülerde önce bir grup ayakkabıları ile Kaddafi’nin kafasına vuruyor. Kaddafi’nin “Bana yaptığınız haramdır, siz günah işliyorsunuz” gibi sözlerine rağmen muhalifler, kafasına öldüresiye vurmaya devam ediyorlar. Diğer bir görüntüde ise bir isyancı Kaddafi’nin üstünden kanlı ceketini ve parmağından “eşi Safiye1970″ yazılı evlilik yüzüğünü çalmış olarak gözüküyor. Arkadaşları isyancıya “Sakın bunu kimseye verme, gelecekte 1 milyon dolardan fazlaya satarsın” diyor. Öte yandan BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Libya’nın eski lideri Muammer Kaddafi’nin hangi koşullarda öldüğüyle ilgili soruşturma yapılması gerektiğini belirtti. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği sözcüsü Rupert Colville, Kaddafi’nin canlı yakalandığı ve daha sonra öldüğünü gösteren amatör videoların “çok rahatsız edici” olduğunu söyledi. İŞTE KADDAFİ’NİN ÖLÜMÜNE İLİŞKİN İDDİALAR: ALTIN KAPLAMA SİLAHLA GÖSTERİ CNN’in haberine göre, altın kaplama tabancayı Kaddafi’nin elinden alan bir muhalif, daha sonra aynı tabancayla başına ateş ederek öldürdü. Kaddafi’nin sürüklenen cesedinin başında kutlama yapan muhaliflerin elinde altın kaplama bir silah göze çarpıyordu. KORUMASI GÖĞSÜNDEN VURDU Kaddafi’nin öldürüldüğü operasyona katılan bir muhalif ise, devrik liderin kendi koruması tarafından öldürüldüğünü iddia etti. Omran Jouma Şavan adlı muhalif, “Kaddafi’nin bir koruması onu göğsünden vurdu” dedi. ÇATIŞMADA ÖLDÜRÜLDÜ Ulusal Geçiş Konseyi’nin komutanı Abdül Macid Mlegta, uluslararası haber ajansı Reuters’a yaptığı açıklamada, Kaddafi’nin Sirte’de bir sığınıkta çatışma sırasında yaralandığını, sonrasındaysa öldüğünü belirtti. Mlegta, etrafı sarıldığında Kaddaf’nin “Ne var?, Neler oluyor?, Ne istiyorsunuz?” sözcüklerini sürekli tekrarladığını söyledi. Aynı yetkili, Kaddafi’nin bir ambulansa taşındığı sırada aldığı ağır yaralar sonucu hayatını kaybettiğini de savundu. http://webtv.hurriyet.com.tr/2/23415/0/1/iste-kaddafi-nin-linc-edilirken-agzindan-cikan-son-cumle.aspx

OKAN BAYÜLGEN’DEN MEDYAYA MANİFESTO NİTELİĞİNDE AÇIKLAMA

 

Hakkari Çukurca’da şehit olan 24 askerimizin ardından medyada bazı yayın kuruluşlarının yaptığı bazı uygulamalara Okan Bayülgen Muhabbet Kralı programında sert tepki gösterdi.
Bazı yayın kuruluşlarının 24 şehidin ardından birçok programın yayınına son vermesine tepki gösterdi. Açıklamaların samimiyetsizliğine değinen Okan Bayülgen TV8′in yayınına devam ettiğini ve bugün bu samimiyetsizliği gösteren medya kuruluşlarının ilerleyen zamanlarda nasıl yayın yapacaklarını merak ettiğini ifade etti

Hikmet Bila yaşamını yitirdi


 

 

Basın dünyası usta bir gazeteciyi daha kaybetti. Bir süredir kanser tedavisi gören gazeteci Hikmet Bila, bu sabah Ankara'daki evinde yaşamını yitirdi. Bila, 1.5 yıldır akciğer kanseri tedavisi görüyordu.

Hikmet Bila, yarın İstanbul'da öğle namazını müteakip Teşvikiye Camii'ndeki cenaze töreninin ardından Ulus Mezarlığı'nda toprağa verilecek.

1954 yılında Zonguldak’ta dünyaya gelen Bila, 1975 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. 1986’da Milliyet Gazetesi’nde çalışmaya başlayan Bila, aynı gazetede sekiz yıl yazı işleri müdürlüğü ve dört yıl yayın koordinatörlüğü yaptı. Milliyet Gazetesi’nin ardından NTV’ye geçen ve 3 yıl süreyle bu kanalda yayın koordinatörlüğü ve danışmanlık görevlerini yürüten Bila, Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışmaya başladı. Bila, 2009 yılında Vatan Gazetesi’nin yazar kadrosuna katılmıştı.

Hikmet Bila, Milliyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Fikret Bila'nın kardeşiydi.

Yirmi dört şehit nasıl ve neden seksen yedi oldu?

MUSTAFA MUTLU



Başbakan bir yıl önceye kadar, “Gazetelerin ve televizyonların terör haberlerini bu kadar büyütmeleri yanlış… Çünkü bu ister istemez teröristlerin ekmeğine yağ sürüyor” diyordu.
Uyarısı sonuç verdi ve gazeteler uzunca bir süredir en sansasyonel terör saldırılarını bile birkaç sütunla geçiştirir oldu…
Bunun adına da “duyarlılık” denildi!
Ankara’daki o alçak bombalı saldırı bile, birçok gazeteye manşet olmadı!
Fakat gazetelerin bu duyarlılığı (!) da Başbakan’ı kesmedi; son birkaç aydır bu kez, “Terörist saldırıları hiç haberleştirmeyin. Çünkü bu sadece terörün propagandasına hizmet ediyor” demeye başladı…
Dün de gazetelerin genel yayın yönetmenleriyle terör haberlerinin yansıtılması konusunda bir toplantı yaptı ve “otokontrol”ün artırılmasını istedi.
***
Gazetecilik okullarında daha ilk yıllarda öğretilen bir kural vardır:
Hiçbir haberin duyulmasını, müdahalelerle engelleyemezsiniz… Mesleki kural ve ilkelere göre yayın yapan gazeteleri, televizyonları “O haberi yapmayın, bu haberi küçük verin” diye baskı altına aldığınızda bu kez devreye fısıltı gazetesi girer ki, yayılma hızı ve etkisi çok daha yıkıcıdır…
***
Örneğin; Başbakan’ın medyadan terör haberleri konusunda talepte bulunması bile, fısıltı gazetesinin etki gücünü artırmaya yetiyor.
Çünkü çağımızda fısıltı gazetesi sadece “kulaktan kulağa” yöntemiyle işlemiyor; “sosyal medya” kaynağı belirtilmeyen ve doğruluğu kuşkulu haberlerin on dakika içinde tüm ülkeye, hatta dünyaya yayılmasına hizmet ediyor.
***
Biliyorsunuz; önceki günkü kalleş saldırılarda şehit düşen askerlerimizin sayısı resmi açıklamalara göre 24’tü…
Ancak dün ülkenin en çok konuşulan konusu, gerçek şehit sayısının çok daha fazla olduğuydu...
Twitter’da yayınlanan ve tamamen kişisel duyumlara dayanan bilgilere göre, bu sayı aslında 87’ydi ve toplumsal tepkiyi frenlemek için iktidar tarafından düşük gösteriliyordu!
***
Dediğim gibi; bu sayı tamamen uydurma… Zaten Twitter’daki mesajları okuduğunuzda hepsinin, “Asker olan eniştem söyledi”, “Bir subay yakınımızdan öğrendim” gibi güvenilirliği şüpheli kaynaklara dayandırıldığını görüyorsunuz…
Hatta kim bilir; belki de terör örgütü yandaşları, yaptıkları alçakça saldırının etkisini artırmak için sosyal medyayı kullanıyor…
***
Böyle durumlarda yapılacak tek şey var:
Medyayı anında ve doğru bilgilendirmek, medya üzerinde baskı olduğu yönünde izlenimlere yol açabilecek adımlar atmamak…
Yani; medyanın güvenilirliğine kuşku düşürmemek…
Oysa Başbakan’ın terör haberlerinin veriliş biçimlerine yönelik açıklamaları ve genel yayın yönetmenleriyle yaptığı toplantılar, bu kuşkuyu daha da derinleştiriyor.
***
Kişisel görüşüme gelince:
Medya yöneticilerini etki altına alıp susturmak isteyenlerin, onlarca şehidin acılı ailelerinin ortaya çıkıp, gerçeği açıklamalarını önleyemeyeceklerini biliyorum.
Mevcut durumda hiçbir aile de, “Sayı yanlış, bizim de oğlumuz şehit düştü ama adı listede yok” demediğine göre; son saldırılardaki şehit sayımızın 87 olduğuna kesinlikle inanmıyorum.
Bu tür belirsizliklere, kışkırtmalara son vermek için, başta Başbakan olmak üzere tüm siyasetçilere sesleniyorum:

Lütfen medyanın hangi haberi, nasıl vereceğine hiçbir şekilde karışmayın, medyayı yönlendirmeyin!

Çünkü gazetelere, televizyonlara duyulan güvenin azalması en çok sizin aleyhinize olur, “fısıltı gazetesi”nin tirajı patlar…
İşte o zaman bugün susturmaya çalıştığınız, olayları küçük göstermeye davet ettiğiniz medyaya, “Ne olur gerçekleri kocaman yayınlayın” diye yalvarmanız bile sizi aklınızın alamayacağı toplumsal tepkiyi yaşamaktan kurtaramaz!
***
ELEKTRİK!
PKK’nın Çukurca saldırısında şehit düşen Piyade Çavuş Birol Elmas’ın, annesinin ve biri engelli üç kardeşinin yaşadığı evin elektriğinin, borç yüzünden kesik olduğu ortaya çıkmış…
Şehit haberinin gelmesi üzerine eve gelen bir ekip elektriği hemen açmış!
Siz; Doğu ve Güneydoğu’da kaçak elektrik kullanan on binlerce evin ve iş yerinin elektriğini kesmeye cesaret edemeyeceksiniz…
Üstelik bunun faturasını, ödemelerini zamanında yapan diğer abonelere “Kayıp ve Kaçak Elektrik Kullanımı” adı altında fatura edeceksiniz…
Ama oğlu askerdeki dul anneleri, evlerinde kör karanlıkta bırakacaksınız…
Ben böyle sosyal devletin!
***
GÜNÜN SORUSU
Başbakan dün genel yayın yönetmenleriyle yaptığı toplantıda yine muhalefeti suçlamış ve “Terörle mücadele konusundaki önerlerini açıklamıyorlar. Bunda siyasi rekabet olmaz” demiş…
Dünkü toplantının bir benzerini de muhalefet partileriyle de yapmak istedi de… Reddeden oldu mu acaba?
***
Yarın, Suadiye D&R’da…
Yeni romanım “Sonra Hayat Yeniden Başlar”ın ilk imza günü için günler önceden tarih belirlenmiş, duyurulara başlanmıştı…
İstanbul dışındaki bazı okurlarımın bile e-posta gönderip, “O gün mutlaka orada olacağız” demeleri, heyecanımı daha da artırıyordu.
Önceki günkü kalleş terörist saldırıdan sonra “Acaba ertelesem mi” diye çok düşündüm. Fakat yakın çevrem, tam tersine böyle günlerde bir araya gelmemizin, acımızı paylaşmamızın çok daha doğru olacağını söyleyince vazgeçtim…
Kısacası…
Yarın (22 Ekim Cumartesi) saat 15.00’te, Bağdat Caddesi’ndeki Suadiye D&R’da “Sonra Hayat Yeniden Başlar”ı ilk kez imzalayacağım…
Gelme olanağı bulursanız, bu sütunda başlayıp bugüne kadar gelen dostluğumuzu pekiştirmekten onur ve mutluluk duyarım.
VATAN

BİZİ SEVMİYORMUŞ BEYEFENDİ

EMİN ÇÖLAŞAN





SEVGİLİ okuyucularım, bir ülke terör olaylarıyla sarsılırken, onun hükümeti Örneğin medyada ayrımcılık yapma hakkına sahip değildir.
Benim yandaş medyam iyidir, hoşuma gitmeyen yayın yapanlar kötüdür!
Böyle sakat bir anlayış olabilir mi? Elbette olamaz.
Dün Başbakanlık konutunda ilginç bir davet gerçekleşti. Tayyip, son terör olayları rezaletiyle ilgili bir toplantı düzenlemişti. Yanında bazı hükümet üyeleri de olacaktı.
Toplantının yeri ve saati bir gün öncesinden medya kuruluşlarına bildirildi ve davetin bilgisi kamuoyuna açıklandı.
Toplantı dün saat 11 de başladı. Davetli olanlar, son model süper lüks makam araçlarıyla tek tek Başbakanlık konutuna geliyordu.
Yandaş medyanın zahmet edip İstanbul’dan teşrif buyuran patronları ile genel yayın yönetmenleri ve Ankara temsilcileri lacivertlerini çekmiş, kapıda sıraya girmişti. Böyle bir yağlama ballama operasyonuna çağrıldıkları ve sayın başbakanları ile birlikte olacakları için hepsi de mutluydu.
Toplantı başladı. Yaklaşık iki saat sürdü ve Tayyip bir açıklama yaptı.
Peki, içende neler demişti emrindeki patronlara ve Ötekilere? Biz çağrılmamak ama şunu söylediğine iddiaya girerim:
“Arkadaşlar, yayınlarınızda bu terör olaylarım fazla büyütüyorsunuz. Bunlar teröriste güç veriyor, örgüt moral kazanıyor. Bundan sonra küçük vermenizi rica ederim!”
Sonra muhalefet partilerini eleştirdi. Acı gerçekleri bile bu yolla, başını devekuşu gibi kuma sokarak örtmeye çalışırken, patronlar kendisini huşu içinde dinliyordu.
* * *
Terör ve yaşadığımız acı olaylar, bir milletin ortak çilesi ve ortak sorunudur. Burada, hele bir Başbakan tarafından düzenlenen toplantıda ayrımcılık yapılmaz.
“Şu yayın organları yandaş ve destekçimiz. Ötekiler tu kaka” anlayışıyla devlet yönetilmez.
Dün beyefendinin düzenlediği bu medya toplantısına sadece Sözcü, Cumhuriyet, Yeniçağ ve Aydınlık gazeteleri çağrılmamıştı! Bunlar muhalefet yapan, bu nedenle de Tayyipgillerin hoşuna gitmeyen, hatta nefret ettiği gazetelerdi.
Başkaları adına konuşma hakkına sahip delilim. Ancak kendi gazetem adına bir şey söyleyebilirim. Sözcü bugün 240 bin dolaylarında net satışı ile Türkiye’nin beşinci büyük gazetesi. Hem de ek yok, kupon yok, beleş dağıtım yok!
Sen Sözcü ve Öteki çağırmadığın gazeteleri ıskalayacaksın, onları görmezden geleceksin, yandaşları ise karşında ve yanı başında ağırlayıp nasihat edeceksin, aba altından sopa gösterip gözdağı vereceksin!
Yok, öyle şey, yok!
Sen çağırsan da, çağırmasan da biz varız… Ve bu ülkenin milyonlarca yurtsever insanını temsil ediyoruz.
* * *
Dün bu konuda CHP İzmir Milletvekili Dr. Aytun Çıray’dan aldığım mesajı Özetle sizlere sunuyorum. Keşke yer olsaydı da tamamını verebilseydim:
“Bugünkü (dünkü) toplantının asıl amacını iyi okumak gerekiyor. Hiçbir iktidar döneminde basın üzerinde böyle baskı kurulmamış, basın fütursuzca kullanılmamıştır. Erdoğan’ın çok başarısız olmasına karşın, başarılı gösterilmesinin tek nedeni bu olağanüstü propaganda kapasitesine dayanmaktadır.
Bunun sonucu olarak vatandaşlarımız, gerçeklerin AKP’nin hedef ve niyetlerine uygun olarak sürekli tersyüz edildiği ve yeniden kurgulandığı bir iletişim ortamında yaşatılıyor, İnsan belleği unutkandır. Medyanın sorumluluklarından biri, bu unutkanlığı gidermektir. Örneğin AKP 2002 de iktidar olduğunda terör sıfırlanmıştı. Çoğumuz bunu unuttuk. AKP, milletimizin büyük bedel ödeyerek kazandığı bu kutsal zaferi, bozuk para gibi harcadı.
İşte burada bile, medyanın çok etkin bir parçası olduğu propaganda mekanizmaları devreye sokuldu, insanlara bu zaferi kazandığımız unutturuldu. Terör olaylarının gazetelerde ve televizyonlarda gerçek boyutlarıyla yer bulmasına engel olundu. ‘Böyle yaparsanız hem halkımızın moralini bozar, hem de terör örgütünün propagandasına alet olursunuz’ denildi.
Son acı olayda Başbakan baktı ki gündem denetimi konusunda dizginler elinden kaçıyor, hemen gerekli adımı attı ve medya kuruluşlarını topladı. Toplantıda herkesin serinkanlı ve sorumlu davranması gerektiğini söyledi. Ancak onun asıl derdi başka. Medya kuruluşlarına ve patronlarına ‘Ne yaparsanız yapın, hükümetin sorumluluğunu küçük gösterecek biçimde verin. Biz zarar görmeyelim. Bizim karizmayı çizdirmeyin, yoksa sizi fena yaparım’ demeye getirdi.
Biz işte bu yüzden tam ve mutlak bir medya özgürlüğü istiyoruz. Bazı olaylarda TSK suçlanıyor. Ya onların amiri durumundaki hükümetin sorumluluğu? Ya Recep Tayyip’in yaptığı büyük yanlışlar ve ısrarla sürdürdüğü hatalı politikalar?
Bütün faturanın şu son olayda bile başta muhalefet partileri olmak üzere iktidardan başka her kesime çıkarılmak istendiği bir ülkede, gerçekler karartma altında demektir.
İnsanlarımızın acılarından siyasi sonuç devşirmeye kalkışmak, en çirkin lekedir. Bugün yapmak istedikleri işte budur.”
Aytun Çıray doğruları yazmış. Medyanın çok büyük bir bölümü AKP iktidarının elinde tutsak… Ve onların çıkarları ve propagandası doğrultusunda sürekli kullanılıyor.
Para babası, büyük işadamı medya patronlarından başka ne beklenir!
—————–
GİZLİ OTURUM
ALIN size bir rezalet daha! Son olaylar konusunda dün Mecliste gizli oturum yapıldı! Niçin gizli oturum? Hükümet terör konusunda pes etmiş, Türkiye üst üste yeni felaketler yaşamış ve siz bunları milletin çatısı altında milletten gizleyerek konuşacaksınız!
Milletten neyi, hangi gerçeği saklıyorsunuz?
Gizli oturum, gerçekten çok gizli devlet sırlarının paylaşılacağı zaman yapılabilir. Ama terör gizli oturumlarda konuşulmaz. Acı gerçekler milletten saklanmaz.
Bugüne kadar yapılan bu gibi gizli oturumlar sonrasında -her seferinde- neler olduğunu size kısaca anlatayım. Oturum biter, gazeteciler tanış milletvekillerinin yanına gidip neler konuşulduğunu cümle cümle öğrenir. Sonra bunlar gizli oturuma referans vermeden, çeşitli biçimlerde, sanki yorum veya tahminmiş gibi yayınlanır…
Çünkü “Gizli oturumda şunlar konuşuldu” diye açıkça yazmak yasak.
Kaldı ki, burada ilginç bir durum daha var. Varsayalım, dünkü oturumda hükümet yetkilileri. PKK’nın bilmemesi gereken bazı hususları, bazı gerçekleri, özellikle de güvenlik güçlerinin hata ve yanlışlarını açıkladılar.
Gizli oturum çok yararlı! Saklanan hususları, belki de devlet sırlarını millet bilmeyecek. PKK bilecek!
SÖZCÜ

İyi de kardeşim, içeride PKK’nın doğrudan adamı ve yandaşı olan 30′a yakın milletvekili var!
Hiç kuşkunuz olmasın, dünkü gizli oturumun bütün ayrıntıları, oturum sona erdikten en geç bir saat sonra PKK’nın yayın organlarına aktarılmıştı bile!..
Orada neler konuşulduğu, kimin ne söylediği, ne gibi tartışmalar yaşandığı! Çok yakında PKK internet sitelerinde aynen yayınlanırsa hiç şaşırmayın!

YETEEEER!… YETEEEER!… YETER ARTIK YETEEEEEEEER!!!..

 




Bu feryadı duyacak hamiyetli, onurlu, vicdanlı, helal süt emmiş bir yetkili yok mu?
Dün 24 ana kuzusu daha aynı yerde teröre kurban verildi. 18 yaralı askerimiz var. Bu gün 1 ana kuzusunu daha şehit verdik. Binlercesi sonuncu değildi; bunlar da sonuncusu olmayacak… Biliyoruz.
Adaletimize güvenimiz yok oldu,
Sözünüze güvenimiz yok oldu
Askerimize güvenimiz sarsıldı,
Kıymetlerimiz tutuklandı,
“Güzel şeyler olacak” dediniz; üçlü, beşli, on beşli, yetmedi yirmi beşli şehitler verir olduk.
Şimdi ‘intikamı çok büyük ve ağır olacak’ diyorsunuz, halk inanıyor mu sanıyorsunuz?
Yeter artık konuşmayın, iş yapın da görelim biraz…
Gaziler başbakanlık önünde, köylü cami avlusunda, halk kahvede haykırıyor:
İ n a n m ı y o r u z!..
Halkın dayanma gücü, morali kalmadı.
Yeter artık! Yeter…
Gazilerimizi kapılarda ‘şerefsizler’ diye kakalıyorsunuz,
‘Ben terörist annesi olsaydım beni içeri alırlardı’ diyen şehit annesinin ‘ah’ından korkmuyor musunuz?
Yok sözün bittiği yermiş,
Yok bıçak kemiğe dayanmış,
Kanı yerde kalmayacakmış…
Cek, cak, miş, mış…
Yeter artık, dayanamıyoruz…
Ey CHP,
Ey MHP,
Ey adı büyük ‘Oda’lar, diğer sivil kuruluşlar,
Ey Üniversiteler,
Sanatçılar, imamlar, muhtarlar…
Yönetenler…

Çıkın ve deyin ki:
Biz bu işi paçamıza sıvadık,
Türk Milletinden özür ve af diliyor ve görevimizi iade ediyoruz.
Ya da deyin ki; aslında biz gereğini yapacaktık da A, B, D bize engel oldu.
Bu onurlu bir davranış olur ve anlaşılır.

EY ONUR NERELERDESİN?!!!
Gel, gel ki bazıları seni tanısın…
ALİ YAROĞLU
İLK KURŞUN

BATMIŞ YUNANİSTAN, İSTANBUL RUMLARI’NA MAAŞ VERMEYİ AKSATMIYOR

 

Yunanistan ile Rum Patrikhanesi 90’lı yıllardan itibaren öncelikli olarak Rumlar olmak üzere Türkiye’deki Hıristiyan yaşlılara emeklilik maaşı vermektedir.
İlk başlarda aylık “400 Dolar” olan bu emekli maaşı, şu anda üç aylık “1300 Euro” şeklinde ödeniyor. 65 yaştan yukarı erkekler ile 60 yaştan yukarı “Hıristiyan” kadınlar “Rum Patrikhanesi’nin onayı” ile bu maaşı alabilmektedir.
Yukarıda, Rum asıllı yaşlılar yerine neden “Hıristiyan” yaşlılar şeklinde bir ifade kullandığımız ise işin dikkat çekilmesi gereken bir başka yanıdır ve yazımızın sonlarında irdelenmektedir.
Bu tahsisat, “Yunanistan Sosyal Yardım ve Sosyal Sigorta Bakanlığı” bütçesinden ayrılmış bir tahsisat olup Yunanistan başkonsolosluğu vasıtasıyla maaş bağlanan kişilere ödenmektedir. Yunanistan; bu yaşlılık maaşlarını “Emeklilik Sigortası” olarak tanımlamaktadır. Peki, Türkiye’deki Rum asıllı vatandaşlarımızın, Yunanistan ile nasıl bir sosyal sigorta hakkı edinebileceği bağ vardır, nerede emekli olup bu hakkı edinmişlerdir de böyle bir ödemeyi düzenli olarak alıyorlar?
Türkiye’de yaşayan, Türk vatandaşı Rumların tamamında değil ama yaklaşık hepsinde Yunan pasaportu da bulunur ve dolayısı ile bu insanlar aynı zamanda Yunanistan vatandaşlarıdır. Bu Türkiye açısından yasal değildir, zira Türkiye’nin Yunanistan ile imzaladığı bir “çifte vatandaşlık” anlaşması yoktur. Bu durumda kişilerin ellerindeki Yunanistan pasaportları da (Türkiye açısından) yasal değildir.
Vatandaşlık bir aidiyet ve bağdır. Hele her ay düzenli olarak ödenen bir para da ortada varsa çok daha güzel bir bağdır ve bu bağı Rum Patrikhanesi cemaati susturmak adına fevkalâde kullanmaktadır.
Yunanistan; bir bakanlığın tahsisatından bu maaşları ödese de emekliliğin bağlanması, sadece Rum Patrikhanesi’nin onayı ile mümkün olabilmektedir. Bu durumda Patrikhane’nin dini olmayan faaliyetlerinden hoşnut olmayan insanların seslerini yükseltmesi, bir hususta herhangi bir tenkitte bulunması tabi ki mümkün değildir. Zira cemaat içinde kişiye maaş bağlanmadan evvel Yunan Konsolosluğu memurları çok titiz bir istihbarat yapmakta en son olarak da Patrikhane’nin onayına gönderilmektedir.
Bu kişilerin Yunan pasaportlarını temdit ve değiştirme işlemleri ise semt metropolitlerinin imzaladığı bir kilise evrakı olmadan yapılmamakta ve bu durumda, cemaat mensupları Rum Patrikhanesi’ne “tam biat” etmedikçe pasaport ve emekli maaşı almaları mümkün olmamaktadır.
“Başkalaştırma”dan, “ötekileştirme”den bahsedenler bu durumda zaten işin başında; “başka” ve “öteki”dir.
Yazılarımızda sık sık yineliyoruz. Amerika vatandaşları, evvelâ Amerikalı sonra kendi etnik kimliği ile yaşarlar. Amerika’nın politikalarını benimsemesek de Amerikan vatandaşlığının doğal tepkisi olan Amerikalı olmayı çok güzel benimsetiyorlar. Türkiye vatandaşı azınlıklarda evvelâ Türk olmak ve -bizim gibi düşünenleri tenzih ederek ve bu söyleme dâhil etmeyerek- Türkiye’nin âli çıkarlarını gözetmek duygusu maalesef oluşmamıştır.
Pasaport ve vatandaşlık gerçekten bir aidiyettir ve hele bir de sunulan imkânlar, ödemeler varsa konuşamazsınız, Türkiye ile aidiyet oluşturduğunuz ülke arasındaki ihtilaflarda, sorunlarda taraf olursunuz. Türk vatandaşlığınız zaten yasaldır ve hakkınızdır. Ama cebinizde (Türkiye’ye göre) yasal olmayan pasaportunu da taşıdığınız ülke aleyhinde davranamaz, konuşamazsınız. Bu durumda başkasınız, ötekisiniz. Sonra da sürekli olarak Türkiye aleyhinde yapılan kötü propagandaları benimsersiniz ve Türkiye için “ötekileştirmeci” ya da “başkalaştırmacı” nitelendirmesini yaparsınız.
Bu tıkır tıkır işleyen ve Rum Patrikhanesi’ni ziyadesiyle mutlu eden işleyiş; son günlerde Yunanistan’ın İstanbul Başkonsolosu “Vasileos Bornovas” ile Rum Patriği’nin arasını soğuttu!
Yunanistan’da devletten sonra gelen en zengin kurum Yunan Kilisesi’dir. Sonsuz mal varlığı ve gelirleri bulunmaktadır ve vergi de verir. Rum Patrikhanesi’nin de Yunanistan’da Yunan Kilisesi’ne yakın büyük mal varlığı vardır. Bu mal varlığından oluşan kazançlardan vergi alınmaması için Papandreu’ya son zamanlarda Patrikhane tarafından baskı yapıyorlar.
Yunanistan bilindiği gibi büyük bir mali kriz ile karşı karşıyadır. Bu rağmen Papandreu’nun Yunanistan Başbakanı olduğundaki ilk icraatı, “8 Milyon Euro” olan yıllık “Rum Patrikhanesi’ne Örtülü Yardım”ı “10 Milyon Euro”ya çıkartmak olmuştu. 4 taksitte gönderilen bu yardım; krize rağmen düzenli olarak yapılmakta iken en son taksit bu yaşadıkları kriz nedeniyle aksadı!
Rum Patriği Barholomeos, 7-12 Ekim arasında “Aynaroz Bölgesi”ne bir ziyaret yapmıştı ve bu ziyarette bir araya geldiği Papandreu ile bu konu enine boyuna tartışıldı. Son taksidin ödenip ödenmediği ve şu an itibariyle akıbetinin ne olacağı net değil! Çok uzun zamandan sonra ilk olarak Rum Patrikhanesi de sıkıntıya girdi.
Nereden bakılırsa bakılsın Rum Patrikhanesi ve Rum Cemaati; Yunanistan için büyük bir mali konu teşkil etmektedir. Hal böyle iken ve mali krize rağmen para desteği sürerken yaşlı Hıristiyanlara ödenen “Emeklilik Sigortası” son günlerde bambaşka bir konudan sorun olmaya başladı. İstanbul Başkonsolosu “Vasileos Bornovas” ile Rum Patriği’nin arasını soğumasının perde arkasında; Patrikhane’nin Rum/Yunan olmayan
Hıristiyanlara da bağlamış olduğu emeklilik ödemeleri yatmakta…
Zira bu paraların bir kısmı; Patrikhane’ye yakınlığı ile bilinen “Ermeni”, “Arap” kökenli (Antakyalılar olarak bilinen cemaat) ve “Bulgar” cemaatlerinden belirtilen yaşlardaki kişilere de verilmektedir.
Yunanistan ve Rum Patrikhanesi neden etnik kökeni farklı olan yaşlı Hıristiyanlara da emeklilik maaşı bağlar? Bu sorunun yanıtı ise tam bir Bizans entrikasını içinde barındırıyor!
Ermeni Cemaati, Türkiye’nin en büyük Hıristiyan azınlığıdır ve sayıları 70 Bin civarındadır. Ermeni Cemaati’nin içinde gruplaşmalar vardır. Ermeni Patriği Mutafyan’ın seçiminden önce bu gruplaşmalar ayyuka çıkmıştı. Ne ilginçtir ki 70 Bin kişilik Ermeni Cemaati, Vakıflar Kanunu’nun, 41. Maddesi gereğince 28 Aralık 2008’de yapılan “Vakıflar Meclisi’ne“ seçilen “Azınlık Vakıfları Temsilcisi”ni kendi içinden çıkaramadı ve bu “Temsilcilik” Rum Cemaati’nden birine kısmet oldu.
Arap kökenliler denince bu kişiler “Antakyalı” olarak bilinen Ortodoks Hıristiyan Türk vatandaşlarıdır. Bu insanları Süryaniler ile de karıştırmamak gerekir. Ana lisanları Arapça olan bu insanlar yıllar süren sistematik bir çalışmayla “Rumlaştırıldılar”…
İstanbul’daki kiliselerin çoğunda görevli olarak bu çalışkan insanlar istihdam edilmektedir. Çoğunun hüviyetlerinde Rum yazar ki bu işte gerçek olmayan bu durumdur. Zira bu insanlar gerçekte merkezi Şam’da bulunan “Antakya Patrikhanesi”ne bağlıdırlar. 1997 ile 2007 yılları arasındaki Bulgar Eksarhlığı Vakfı’ndaki yönetim kurulu üyeliğimiz süresince Rum Patrikhanesi’nin bu insanlardan çok güzel istifade ettiğini gördük.
Gerek vakfımızda çalışanlar ve gerekse tanıdığımız kişilerin birçoğundan “Ne milletsiniz?” sorusuna hep “Rum” yanıtını aldık. Türkiye’de siyasi fırtınalar yaratan, yabancı ülkelerin baskısına maruz kalınmasına neden olan Rum Patrikhane’sinin cemaati için çok yerde 5000 kişi diye bir rakam telaffuz edilmektedir. Ancak Rum Cemaati gerçekte, 1500 kişiden azdır. İşte bu sayıyı kabartmak için Antakyalılar kullanılır. Nemalanan, iş bulan, maaş alanlar dışında kendilerine yapılan “Rum” nitelemesine bozulanların az olmadığını ise burada ifade etmek istiyoruz. Bulgar Cemaati’ne gelince ki bu husus uzmanlık alanımızdır, bu konuda yazmış olduğumuz 656 sayfalık “Patrikhane ile Mücadelem” adlı kitabımızda 220 belge ile gerçekleri ortaya koyduk.
Bulgar Cemaati’nde de çok sayıda kişide Yunan pasaportu vardır ve bunların yaşlıları Yunan Başkonsolosluğu’ndan emekli maaşı alıyor. Bulgar Cemaati belki Antakyalılar kadar Patrikhane’ye sayısal destek değildir ama Haliç’teki “Demir Kilise” gibi çok önemli olan mülkleri ve en önemlisi kurumsal yapısı, yani Patrikhane’nin sahip olmadığı “Tüzel Kişilik” ile Patrikhane’nin “Grekleştirmek” arzusunda olduğu bir cemaattir. Bartholomeos’un patrik olur olmaz bu cemaat üzerine asimile etmek için neler yaptığı yukarıda bahsettiğimiz kitabımızda belgelerle gözler önüne serilmiştir. Bir yere kadar asimilasyonda muvaffak da olunmuştur. Hatta şu an görevde olan 7 kişilik Vakıf Yönetim Kurulu üyelerinin 5’nde, yazımızın başında açıkladığımız, “yasal olmayan şekillerde” edinilmiş Yunan pasaportları bulunmaktadır.
Şimdi, Patrikhane’nin başı kendi cemaat mensupları gibi “bağımlı” hale getirmek için maaşa bağladığı Ermeni, Arap kökenli ve Bulgar kişilere de verdiği “Emekli Maaşı” nedeniyle Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu ile dertte.
Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu tabi ki Yunanistan’ı temsil eder. Bunu da göz ardı etmemek ve hadiseyi Başkonsolos ile Patrikhane arasında bir ihtilaf şeklinde nitelememek lazımdır.
Söz konusu olan emekli maaşları, havale yöntemi kullanılmadan diplomatik araçlarla “çek olarak” İstanbul’a getiriliyor. Sonra bu çek; bir Yunan şirketinin satın aldığı “Finasbank”ta nakde çevrilerek listedekilere İstanbul Başkonsolosluğu binasında elden ödeniyor
2004 yılında, Rum Patrikhanesi’nin Selanik yakınlarındaki “Piliea” bölgesinde, mülkiyeti kendilerine ait olan ve çok değerli 330 dönümlük bir arazide dev bir alışveriş merkezinin inşaatı yapılmıştı. İnşaatı, “Lamda Development” ile “Sonae Kharangionis” firmaları tarafından kurulan “Piliea” adlı bir şirket yaptı.
Lamda Development firmasının sahibi aynı zamanda Yunanistan’ın ikinci büyük bankası olan “Eurobank EFG”nin da sahibi olan armatör “Spiros Latsis”dir. Eurobank EFG ise eski adı ile “Tekfenbank”, şimdiki adı “Eurobank Tekfen” olan Türk bankasının 2006’dan itibaren % 70 sahibidir.
Üç ayda bir 1300 Euro olarak maaşların dağıtıldığı Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu içinde para almayı beklerken kendi aralarında “Türkçe” konuşan yaşlılara kaba davranıldığı, hatta bazı kişilerin mahalden kovulması ile bina içinde sadece Yunanca konuşmaları istenmektedir.
Gökçeada’da ve Bozcaada’da yaşayanların maaşını ise Başkonsolosluk adına Rum Patrikhanesi 530 Euro aylık olarak ulaştırmaktadır. Gökçeada’da ve Bozcaada’daki dağıtımların Patrikhane tarafından aksatılarak yapılması ve bazı kesintiler de olması ise emekli maaşı alanların çileden çıkmasına neden oluyor.
Emeklilik maaşı alanların sayısı şöyledir: İstanbul’da 950, Gökçeada’da 182 ve Bozcaada’da 17 kişidir. Bu gerçekten mali kriz ile boğuşan Yunanistan’ın tarafından bakıldığında çok büyük bir destektir.
Şimdi soru şu ki: “Yunanistan Sosyal Yardım ve Sosyal Sigorta Bakanlığı” bütçesinden ayrılan ödenekle emeklilik maaşı alanların, dolayısı ile artık aleyhte hiçbir hareket ve tenkit yapma olasılığı ortadan kaldırılanların arasına dâhil edilen, Ermeni, Arap kökenli ve Bulgar etnik kökenli Türk vatandaşlarını “kimin adamı” olarak tanımlayabileceğimizdir.

BARTHOLOMEOS ŞEHİTLERİMİZE RAĞMEN YEMEKLİ KUTLAMA YAPIYOR

Bartholomeos’un Heybeliada’dan mezun olup ruhban oluşunun 50. Yılı, Okulun kapanmasının 40. Yılı ve Bartholomeos’un Patrik oluşunun 20. Yılı olduğunu ve 21 Ekim akşamı “Four Seasons Otel”de bir yemekle başlayacak etkinliklerle, Bartholomeos’un Patrik oluşunun 20. Yılı kutlamaları başlıyacağını bir önceki yazımızda belirtmiştik.
Bu kutlamalara “Amerika Başpiskoposu Dimitrios” ve bir ruhban grubu, ayrıca Amerika’daki “Archonlar” da başkanları “Antony J. Limberakis” ile birlikte geleceklerdi. 21 Ekim’de başlayacak etkinlik kapsamında 300 kişi civarında olması beklenen yemeği şehirlerimize rağmen iptal etmiyorlar.
Sadece 22 Ekimde “İstanbul Kongre Merkezi”nde (Harbiye’deki eski Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu) yapılacak 3 bin kişilik resepsiyonu iptal ettiler.
23 Ekimde, 16.00 18.00 saatleri arasında Karaköy’deki “Galata Rum İlkokulu” da yapılacak panel de programdan çıkmadı…
Sırbistan Patriği, Gürcistan Patriği ve Arnavutluk Başpiskoposu da bu kutlamalara iştirak etmek için İstanbul’a geliyor.
Şüphesiz ki bu kutlamalar kapsamında Amerika’dan gelen Archonların, Türkiye’deki Archonların eşliğinde, Hükümet ve devlet görevlileri ile yapmaya çalışacakları görüşmelerin, bu elim terör gündeminde olması mümkün olmayacak ve “Ekümenik Markaj” Türkiye’nin başta terör olmak üzere çok sayıda derdi arasında devam edecek görünüyor.
BOJİDAR ÇİPOF
İLK KURŞUN

Başbakan toplantıya çağırsaydı şu soruyu sorardım!

NECATİ DOĞRU

Varılmak istenen hedef buydu: Türk Ordusu, kendini bile savunamıyor. PKK terörist örgütünü takip ederken değil kendi jandarma tabur komutanlığı binasında, asayiş bölük komutanlığında, motorize piyade tabur komutanlığında, sınır tepelerindeki karakol binaları içinde, asker ve polis lojman binalarında vuruluyor.
Ordu çaresiz görüntü içinde:
Türk ordusu kışlada oturuyor.
PKK dağlardan aşağı iniyor.
Ağır silahlarla vuruyor.

24 şehit, 18 yaralı.

Askeri konularda uzman tanıdıklarımın bana verdiği bilgiye göre; 1992-1997 yılları arasında dağdaki PKK militanlarının sayısı 10 bindi ve Sivas-Ağrı-Hakkari-Osmaniye arasındaki iki Yunanistan büyüklüğündeki geniş Anavatan topraklarında Türk ordusu, PKK’nın gücünü “sıfıra indirecek” düzeyde bitirip temizleyebilmişti.
Aynı Ordu, bugün çaresiz.
Karargahında vuruluyor.
Hedefe ulaşıldı: Türk Ordusu çaresiz ve yenik görüntü veren bu duruma nasıl, kimler tarafından, hangi yanlış sivil ve askeri stratejilerin uygulanması sonucunda düşürüldüğünün “eleştirisi-özeleştirisi” yapılmıyor.
Xxx
Teröristin geldiği yerler belli.
Saklandığı yerler belli.
Onu saklayanlar belli.
Destek verenler belli.
Kullandığı silahlar belli.
Vurup kaçtığı kamplar belli.
Buna rağmen Türk Ordusu; bugün 1990’lı yıllarda kazandığı başarıyı canlı tutamayıp; yenik ve çaresiz görüntü veriyor.
Kışlasına kapandığı için mi?
Alan hakimiyetini bıraktığı ve teröristi kovalamayı terk ettiği için mi bu “yenik ve çaresiz görüntü” oluştu. Türk Ordusu, kendi vatan toprakları içinde olan Güneydoğu Anadolu’da bir planlı operasyon yapamaz duruma mı düşürüldü?
Bilerek mi düşürüldü?
Kimin fikridir?
Nasıl bir stratejidir?
Bizim gazetenin yazarlarından arkadaşımız Saygı Öztürk, dünkü yazısında; “Türk Ordusu, Irak topraklarındaki kamplardan sızma yapacak PKK militanlarının geçişini önlemek için Irak tarafında karakollar kurdu ve bu karakollarda Barzani’nin peşmergelerinin bulunması konusunda anlaşma yaptı. Yaptığımız karakollar bugün tamamen PKK’nın elindedir” diye yazdı ve bunun doğru olup olmadığını aynı yazıda sordu.
Xxx
Başbakan dün toplantı yaptı.
Gazete sahiplerini ve gazetelerin yayın yönetmenlerini (Sözcü, Cumhuriyet, Aydınlık, Yeni Çağ hariç) toplantıya çağırdı. Onlara; neyi nasıl yazmaları gerektiği konusunda nasihatlar verdi.
Beni çağırsaydı.
Ona soruları sorardım: Niçin ordu böylesine çaresiz ve yenik görüntü veriyor? Ordu niçin kışlasına kapatılıyor?
Şu soruyu da eklerdim:

“Sınırdan sızıp 50 kiloluk bombalar koyan, mayın pusuları kuran, vali, kaymakam, öğretmen kaçıran, 24 erimizi şehit edebilecek güce ulaşan PKK’nın merkez üs yaptığı Kandil benzeri dağları haritandan mutlaka silecek ve o terör örgütünü başı kesilmiş ölü bir yılana çevirebilecek” harakatı yapması için Ordu’nun komutanlarını niçin zorlamıyorsunuz?

Başbakan’ın cevabı ne olurdu?
Cevabını da burada yazardım.
***
Tarih, “terör örgütü silah bırakmadan, gelip teslim olmadan” açılımlar yaparak barışın getirildiğini gösteren bir tek örnek yazmıyor. Kandil haritadan silinmeden ve “50 kiloluk patlayıcıları Türkiye’nin şehirlerine taşırız” tehdidini savuranlar, bütün militanlarıyla yakalanıp teslim olmadan “Kardeşlik ve Birliktelik Projesi” konuşmak terörü besliyor.
——
KUTU
(uyan Borusu)
Demokrat olsaydı
SÖZCÜ’nün Yayın
Müdürü’nü de çağırırdı!
Başbakan dün bütün gazetelerin yayın müdürleri ve sahipleriyle toplantı yaptı. Bizim gazetesinin Genel Yayın Müdürü Metin Yılmaz’ı ise herhalde “SÖZCÜ, lafını esirgemeden ve eğilmeden eleştiri yapan bir gazetedir” diye toplantıya çağırmadı. Başbakan, demokrat değil. Demokrasiye inanmıyor. Demokrat biri olsaydı, eleştiri yükseltenleri bizzat kendisi telefon ederek özellikle çağırırdı.
SÖZCÜ

Biraz beyni olaydı …

Bekir Coşkun




Çalar saatler çaldı…
Çocuklar uyandılar…
Çaydanlıklar ocaktaydı…
Evlerde kızarmış ekmek kokusu…
Sesi kısık televizyonlarda spikerler ilk haberleri okudular:
Terör dün gece 24 yiğidimizi almıştı…
*
Sıradan bir gündü…
Her zamanki gibiydi aslında; içimiz yandı…
*
Aynı şeyleri söylediler büyük adamlar…
Sıradandı…
Televizyonlara çıkıp her konuda fikir sahibi olan o koca çeneli… Ekrana uygun gömleğini, dallı kravatını seçti…

Hiç utanmaları yoktur…

Bir teki olsun imamı kızdıracak laf söyleyemez…
Bir teki olsun diyemez ki:

“Siz değil misiniz; anayasadaki ‘Türk’ sözcüğünü atmak, yerine Müslümanlığı üst kimlik yapmak uğruna, Kürt milliyetçiliğini körükleyip kullanan?..”

Sormadı bir teki:

“Demokratikleşme adı altında, kendi ordusunu hapse kapatıp da teröriste kucak açan kimdi?..”

*
Sıradan bir gündü…
Halimiz her zamanki gibi…
*
Diyelim ki tek tek insanlar öldürüldüğünde millet ayağa kalkmıyor…
Çünkü üçlü-beşli ölümler de sıradandı…
Toplu olacak…
O zaman kızıyorlar…
İktidara bağırıyorlar, sadece günlük sayı limiti aştığında…
İhaneti ve gafleti bildikleri halde, daha birkaç ay önce “bi daha” diye zıplayanlar, bu parçalanışı ta o zaman onaylayanlardı…
Ve en çok şehit tabutunun gittiği yerler, iktidarın en çok oy aldığı yerlerdir…
Açın bakın, yalan mı?..
Aklını, bilincini, duygularını yitirmiş kör ve sağır çoğunluk için ne fark eder ki…
Çoktan uyanmıştı zaten:
Biraz beyni olaydı…
*
Dün kırmızı çiçekler gibi serpiştirildiler yurda…
Kara haberi getiren subaylar kapıları çaldılar…
Avuçlarında sevgililer ve analar için bir avuç ateş vardı…
*
Doğup büyümelerinden hiç de haberimiz olmamıştı… Fidan gibi yiğitler biz rahat uyuyalım diye o gece canlarını verdiler…
Yarın unuturuz nasıl olsa…
Bu isyan, bu tepki, bu yanış…
Sıradandı…
CUMHURİYET

SAKARYA’DA ŞEHİT HABERİ GELİNCE EVİNİN ELEKTRİĞİ AÇILDI



PKK’nın Çukurca saldırısında şehit olan Piyade Çavuş Birol Elmas’ın, annesi ve biri engelli 3 kardeşinin yaşadığı evin elektriğinin, borç yüzünden kesik olduğu ortaya çıktı. Şehit haberinin gelmesi üzerine eve gelen bir ekip elektriği açtı.
Çukurca’da terhisine 120 gün kala şehit olan Birol Elmas’ın Karakamış Mahallesi’ndeki tek katlı evinin elektriği, birikmiş borcundan dolayı Sakarya Elektrik Dağıtım A.Ş. tarafından bir süre önce kesildi.
YARDIMLA GEÇİNİYORLARDI
Karakamış Mahalle Muhtarı Adil Kaplan, şehit çavuş Birol Elmas’ın babasını yıllar önce kaybettiğini, annesi Mübyen Elmas’ın biri özürlü olan, biri kız 2’si erkek 3 çocuğuyla yaşadığını belirterek, ‘Yardımlarla geçiniyorlardı. Ailenin Sakarya Elektrik Dağıtım A.Ş.ye bin 200 lira borcu vardı. Bu borcu taksit yaptılar. Yine ödeyemediler. Sonra borç 2 bin liraya çıktı. Bunun üzerine de kestiler. Karanlıkta oturuyorlardı. Şehit haberi gelince de SEDAŞ ekibi gelerek eve elektrik verdi” dedi.
VALİ ZİYARET ETTİ
Elmas’ın, Adapazarı ilçesi Karakamış Mahallesi’nde bulunan evine gelen Sakarya Valisi Mustafa Büyük, şehidin annesi Mübyen, ağabeyi Sefa ve kardeşi Ferdi Elmas’a başsağlığı diledi.
Ziyarette gazetecilere açıklama yapan Büyük, vatan için canını feda eden gençlerin gurur kaynağı olduğunu anlatarak, Türk halkının bu tür zamanlarda birlik ve beraberliği sağlayan bir millet olduğunu ifade etti.
Büyük, devlet olarak şehidin geride bıraktığı ailesinin yanında olacaklarına dikkati çekerek, “Gereğini yerine getirme konusunda devletimiz her türlü şeyi yerine getiriyor. Devlet olarak şehidimiz ailesinin daima yanında olacağız. Bu ailenin bütün fertleri bize emanettir. Belki bu zamana kadar eksikliklerimiz olmuş olabilir ancak bundan sonra onlar bize emanet. Allah sabırlar versin” dedi.
Türkiye’nin acı bir gün geçirdiğini vurgulayan Büyük, “Tabi acı bir günümüz. Söylenecek çok söz yok. Ama ‘vatan sağ olsun’ diyebilen bir milletin fertleriyiz. Milletimiz şehidi verir ama sabırla karşılar. Bu memleket için, bu vatan için yeni şehitler vermeye hazır bir toplumumuz var. Herkese başsağlığı diliyorum. Yaralılarımız var, onlara da Allah’tan şifa diliyorum.” diye konuştu.
ASKERDE KALMAYI DÜŞÜNÜYORDU
Şehit Elmas’ın kardeşi Ferdi Elmas (19) ise ağabeyinin kasım ayında askere gittiğini, tezkere almasına dört ay kala şehit olduğunu hatırlattı.
Ağabeyinin acemi eğitimini Isparta’da yaptığını belirten Elmas, şöyle devam etti:
“Büyük ağabeyim engelli. Ondan sonra Birol ağabeyim ailenin en büyüğü. Askere gitmeden önce pazarlarda sebze-meyve satıyordu. Ondan önce de lokantalarda çalışmıştı. Ama askerliği öncesinde pazarlarda çalışıyordu. Yaklaşık bir yıl kadar o şekilde çalıştı. Ondan sonra da askere gitti”
Elmas, ağabeyinin şehit olduğu haberini çalıştığı sırada öğrendiğini ifade ederek, “O an ne yapacağımı şaşırdım. Rahmetli ağabeyim askerliği çok seviyordu. İlk gittiği zaman askerde kalmayı da düşünüyordu. Hatta evraklarını falan hazırlamaya başlamıştı.” dedi.
Ağabeyi ile en son üç akşam önce görüştüğünü kaydeden Elmas, “Operasyonlardan sonra arardı bizi. Böyle gece saatlerinde arardı genellikle. Operasyona gideceğinden haberdar etmezdi bizi. Operasyon bittikten sonra arardı. En son üç ay önce geldi eve. O da askerde kalmak için evraklarını hazırlamak içindi” diye konuştu.(DHA)
Odatv.com

KADDAFİ ÖLDÜRÜLDÜ




KADDAFİ BİR ÇUKURDA ÖLÜ OLARAK BULUNDU
Libya’nın firari lideri Muammer Kaddafi’nin yakalandığı bildirildi. Kaynaklar, Kaddafi’nin bir konvoyla kaçmaya çalışırken NATO destekli hava saldırısında yaralandığını öne sürüyor ancak ABD Dışişleri Bakanlığı henüz haberi doğrulamadı. Bazı kaynaklar da Kaddafi’nin yaralı bir şekilde Misrata’ya getirilirken öldüğünü bildiriyor. Eski rejim yanlısı televizyon kanalı El Libya ise bu iddiaları reddetti. NATO, ölüm haberinin doğrulanmasının zaman alacağını açıkladı.
Ulusal Geçiş Konseyi (UGK) yetkilisi Abdül Mecid, Muammer Kaddafi’nin başından ve her iki bacağından yaralı vaziyette ele geçirilmesinin ardından hayatını kaybettiğini doğruladı.
UGK yetkilileri, Kaddafi’nin Sirte yakınlarında NATO saldırısından kaçmaya çalıştığı sırada vurulduğunu ve yakalandığını ifade etti. Yetkililer, Sirte’de bir delikte saklanan Kaddafi’nin “Vurmayın, vurmayın” diye bağırdığını da kaydetti.
Öte yandan ABD, Kaddafi’nin ele geçirildiğini henüz doğrulamadı.
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Beth Gosselin, Kaddafi’nin yakalanmasıyla ilgili haberleri gördüklerini, ancak henüz bunu doğrulayamayacaklarını ifade etti.
KADDAFİ’NİN OĞLU DA YAKALANDI
Libya’da Sirte’de düzenlenen operasyonda Kaddafi’nin oğlu Mutassım’ın da ele geçirildiği bildirildi.
Libya televizyonu “Özgür Libya”, Sirte’deki operasyonda Mutassım Kaddafi’yle birlikte iç güvenlik servisi şefi Mansur Dau ve Libya istihbarat servisi şefi Abdullah Senussi’nin de yakalandığını duyurdu.
Operasyonda ayrıca, Kaddafi rejiminin savunma bakanı Ebubekr Yunus Cebir’in de öldürüldüğü bildirildi.
Kaddafi’nin sözcüsü Musa İbrahim’in de ele geçirildiği UGK yetkilileri tarafından açıklandı.
TRABLUS’TA SEVİNÇ GÖSTERİLERİ YAPILIYOR
Libya’nın devrik lideri Muammer Kaddafi’nin yakalandığı haberleri başkent Trablus’ta büyük sevinç dalgasına yol açtı.
Libyalılar sokaklara döküldü, yeni milli marşlarını söylüyor. Başkentin merkezinde toplanan binlerce kişi zaman zaman tekbir getirerek, Kaddafi’nin yakalanmasından duydukları sevinci ifade ediyor.
YAKALANMA SÜRECİ BÖYLE GELİŞTİ
Libya’da Muammer Kaddafi karşıtı gösterilerin başladığı şubat ayından bu yana olayların gelişimi şöyle oldu:
15/16 Şubat: İnsan hakları savunucusu Fethi Tarbel’in tutuklanması Bingazi’de olayların çıkmasına neden oldu.
24 Şubat: Hükümet karşıtı güçler, Kaddafi’nin askerlerini yendi ve kıyı kenti Misrata’nın kontrolünü ele geçirdi.
26 Şubat: BM Güvenlik Konseyi, Kaddafi ve ailesine yaptırım uygulanacağını açıkladı.
28 Şubat: AB ülkeleri Kaddafi’ye karşı yaptırım kararı aldı.
5 Mart: Bingazi’de kurulan Ulusal Geçiş Konseyi (UGK), kendini Libya’nın tek temsilcisi olarak ilan etti.
17 Mart: BM Güvenlik Konseyi’nde yapılan oylama sonucunda, Libya hava sahasında uçuşa yasak bölge ilan edildi ve sivillerin Kaddafi’nin ordusundan korunması amacıyla askeri harekat kararı alındı.
19 Mart: Kaddafi güçlerine yönelik düzenlenen ilk hava saldırısıyla Kaddafi’ye bağlı askerlerin Bingazi’ye doğru ilerleyişi durduruldu ve Libya’nın hava savunma sistemleri hedef alındı.
30 Nisan: NATO’nun Trablus’taki bir eve düzenlediği hava saldırısında Kaddafi’nin en küçük oğlu ve üç torunu öldü.
27 Haziran: Uluslararası Ceza Mahkemesi, Kaddafi, oğlu Seyfülislam ve istihbarat şefi Abdullah El Senusse için insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle yakalama emri çıkardı.
21 Ağustos: Muhalif güçler başkent Trablus’a girdi.
23 Ağustos: Muhalifler, Kaddafi’nin Trablus’taki Babül Aziziye karargahını ele geçirdi ve Kaddafi yönetiminin sembollerini yok etti.
29 Ağustos: Kaddafi’nin karısı, kızı Ayşe ve oğullarından ikisi Cezayir’e gitti. Ayşe Kaddafi sınırı geçtikten birkaç saat sonra burada bir çocuk dünyaya getirdi.
1 Eylül: Libya’daki geçiş yönetimi, Paris’te ülkenin geleceğinin konuşulduğu bir konferansta dünya liderleriyle buluştu. İktidara gelişinin 42.
yıl dönümünde Kaddafi, kendisini destekleyenlerden mücadeleye devam etmelerini istedi.
8 Eylül: Geçiş yönetiminin Yürütme Kurulu Başkanı Mahmud Cibril, kendilerine bağlı güçler tarafından ele geçirlmesinin ardından ilk kez başkent Trablus’a gitti.
11 Eylül: Libya, yeniden petrol üretmeye başladı. Nijerli yetkililer, Kaddafi’nin oğlu Sadi’nin ülkelerine geldiğini açıkladı.
13 Eylül: Geçiş yönetiminin başında bulunan Mustafa Abdülcelil, başkent Trablus’ta yaklaşık 10 bin kişilik bir kalabalığa ilk kez hitap etti.
15 Eylül: Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve İngiltere Başbakanı David Cameron Libya’yı ziyaret etti.
16 Eylül: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Libya’da Trablus ve Bingazi’yi zeyaret ederek, Libya’nın yeni yönetiminin temsilcileriyle görüştü. BM Güvenlik Konseyi, Libya’ya yönelik yaptırımları yumuşattı. BM Genel Kurulu, geçiş yönetiminin temsilcilerini, Libya’nın tek temsilcileri olarak gören bir karar aldı.
20 Eylül: ABD Başkanı Barack Obama, ABD’nin Libya Büyükelçisinin Libya’ya döneceğini açıkladı.
21 Eylül: Muhalifler, Kaddafi’ye bağlı güçlerin direniş gösterdiği 3 büyük kent olan Sabha’nın ele geçirildiğini duyurdu. Sirte ve Beni Velid’deki direniş devam etti.
25 Eylül: Libya, aylar sonra ilk kez petrol sevkıyatına başladı.
27 Eylül: NATO, UGK’nın ülkenin kimyasal silahlarının ve nükleer malzemelerinin tamamının kontrolünü sağladığını bildirdi.
12 Ekim: Kaddafi’nin oğlu Mutasım, Sirte’den kaçmaya çalışırken yakalandı.
13 Ekim: UGK güçleri, Sirte’nin “iki numara” denilen mahalle hariç neredeyse tamamen ele geçirildiğini duyurdu.
14 Ekim: Kaddafi yanlıları ile UGK güçleri arasında başkent Trablus’ta çatışma çıktı. Yeni yönetim, Trablus’un alınmasından sonra başkentte ilk kez silahlı direnişle karşılaştı.
17 Ekim: Kaddafi’nin son kalelerinden biri olan Beni Velid’in de düştüğü ilan edildi. Suriye’deki bir televizyon kanalı, Kaddafi’nin oğlu Hamis’in 29 Ağustos’ta yaşanan çatışmalarda öldüğünü doğruladı.
18 Ekim: ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Libya’ya sürpriz bir ziyaret düzenledi ve Kaddafi karşıtı güçlere birleşme çağrısı yaptı.
20 Ekim: UGK güçleri, Kaddafi’nin memleketi ve son kalesi olan Sirte’ye iki aylık kuşatmanın ardından ele geçirdi.
Odatv.com

Şehitlerimize veda



Hakkari’deki hain saldırıda şehit olan 24 Mehmetçik, Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Helikopter Filosu’ndan memleketlerine uğurlanıyor. Şehit askerler için Van’da tören düzenlenmedi.
Hakkari Çukurca’da şehit olan 24 Mehmetçik’ten biri olan Piyade Çavuş Yunus Yılmaz, Ankara Kocatepe’de kılınan cenaze namazının ardından son yolculuğuna uğurlandı.
Kocatepe Camii’ndeki cenazeye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, katıldı. Camiye şehidin babası Hasan Yılmaz’la birlikte gelen Cumhurbaşkanı Gül, cenaze namazının başlamasını bekledi. Başbakan Erdoğan’ın da katılmasının ardından cenaze namazı kılındı.
Namazın ardından camide bir grup “Şehitler ölmez vatan bölünmez” sloganı attı
Elazığ şehidini uğurladı
Hakkari’nin Çukurca ilçesindeki terör saldırısında şehit olan Piyade Er Mehmet Ağgedik’in (21) cenazesi ise Elazığ’da toprağa verildi.
Elazığ Asker Hastanesi’ne konulan şehit Ağgedik’in cenazesi ambulansla buradan alınarak İzzetpaşa Camisi’ne getirildi. Cenaze namazına şehidin ailesi ve yakınlarının yanı sıra Vali Muammer Erol, AKP Elazığ Milletvekilleri Şuay Alpay, Faruk Septioğlu, MHP Milletvekili Enver Erdem, 8. Kolordu Komutanı Korgeneral Galip Mendi, askeri ve mülki erkan ile çok sayıda yurttaş katıldı. Vali Erol, şehidin babası Bekir Ağgedik‘e başsağlığı diledi.
Elazığ Müftüsü Peyami Güngör’ün kıldırdığı cenaze namazının ardından şehidin Türk bayrağına sarılı cenazesi daha sonra top arabasına konuldu. Şehit Mehmet Ağgedik’in naaşı, kortej eşliğinde Hürriyet Caddesi güzergahından şehitliğe götürüldü. Ellerinde Türk bayraklarıyla cenazeye katılanlar sık sık terör örgütü aleyhine sloganlar attı. Ağgedik’in cenazesi şehitlikte gözyaşları içesinde toprağa verildi.
Şehirde, teröre tepki nedeniyle yurttaşların ev ve iş yerlerini Türk bayraklarıyla donattıkları görüldü.
Bu arada şehitlik yolunda kalabalık bir grup kortejden ayrılan ve yürüyüş yapmak isteyen gruba polis izin vermedi. Polisin izin vermediği grup ile başka grup arasında çıkan gerginliğe de güvenlik güçleri müdahale etti. Güvenlik güçlerinin müdahalesinin ardından olaylar sona erdi.

Bitlis’te veda
Hakkari’nin Çukurca ilçesindeki terör saldırısında şehit olan piyade er Ahmet Tuncel (21), Bitlis’in Mutki ilçesine bağlı Çığır köyünde toprağa verildi.
Şehit erin cenazesi, jandarmaya ait helikopterle önce Bitlis Jandarma Komutanlığına, daha sonra Çığır köyü yakınında bulunan Kavakbaşı beldesine götürüldü.
Buradan ambulansla köye getirilen Tuncel’in cenazesi, gözyaşları arasında baba evine götürüldü. Evde bir süre bekletilen cenaze daha sonra köy meydanına getirildi.
Daha sonra şehidin toprağa verildiği Çığır köyü mezarlığına giden Bakan Eker, şehidin cenazesine toprak attı.
Bakan Eker, şehidin annesi Perihan ve babası Mehmet Baki Tuncel’i teskin etti ve başsağlığı diledi.

Samsun’da şehidini uğurladı
Hakkari’deki hain saldırıda şehit olan piyade onbaşı Fikret Özer için Büyük Cami’de cenaze töreni düzenlendi.
Askeri uçakla Samsun Çarşamba Havaalanı’na getirilen Samsunlu şehit Piyade Onbaşı Fikret Özer ile aynı yerde şehit olan Sinoplu Uzman Çavuş Halil Özdoğru için ilk tören burada gerçekleştirildi.
Uçaktan indirilen şehitlerin naaşları askerlerin omuzunda cenaze araçlarına konuldu. Buradan kortej eşliğinde çıkarılan şehit uzman Çavuş Özdoğru’nun naaşı memleketi Sinop’a gönderildi.
Şehit onbaşı Fikret Özer’in naaşı ise Büyük Cami’ye getirildi. Kılınan cenaze namazının ardından askerlerin omzunda taşınan şehit cenazesi, top arabasına konuldu. Ailesinin ve protokol üyelerinin eşliğinde top arabasında bir süre taşınan Özer’in cenazesi, defnedilmek üzere ailesinin yaşadığı Atakum ilçesine götürüldü.
Tören nedeniyle geniş güvenlik önlemi alan polis, Büyük Cami etrafındaki yolları trafiğe kapadı. Ellerinde Türk bayraklarıyla, sloganlar atıp tekbir getirerek törene gelen vatandaşlar, polislerce oluşturulan güvenlik noktalarında üstleri arandıktan sonra avluya alındı.

Komando Er Mehmet Çetin toprağa verildi
Hakkari Çukurca’da teröristlerce düzenlenen hain saldırıda şehit olan Jandarma Komando Er Mehmet Çetin’in cenazesi, Aydın’ın Nazilli ilçesine bağlı Beyerli köyünde toprağa verildi.
Jandarma Ege Bölge Komutanlığına ait helikopterle İzmir’den Nazilli Şehir Stadı’na getirilen şehidin cenazesi, stadyumda askeri erkan tarafından karşılandı. Şehidin naaşı, daha sonra cenaze namazı için Nazilli Koca Camisi’ne getirildi.
Şehit er için ikindi namazının ardından, Aydın İl Müftüsü Ömer Kocaoğul tarafından cenaze namazı kıldırıldı.
Şehidin cenazesi, namazın ardından Atatürk Caddesi, Belediye Meydanı ve Hürriyet Caddesi güzergahından kortej eşliğinde götürülürken, vatandaşlar terör örgütünü lanetleyen sloganlar attı.
Şehit erin cenazesi, Beyerli Köyü mezarlığında toprağa verildi.

Er Süleyman Kalkan Yalvaç’ta uğurlandı
Hakkari’nin Çukurca ilçesinde terör örgütü saldırısında şehit olan Jandarma Er Süleyman Kalkan, memleketi Isparta’nın Yalvaç ilçesine bağlı Sücüllü beldesinde toprağa verildi.
Şehit Jandarma Er Süleyman Kalkan’ın cenazesi, Süleyman Demirel Havaalanı’na Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na ait uçakla getirildi. Anne Şerif Kalkan, kardeşleri Murat, İlknur, Ayşe ve Burcu Kalkan ile dedesi Süleyman Kalkan tarafından karşılandı. Karşılamada, Isparta Valisi Memduh Oğuz, Garnizon Komutanı Tuğgeneral Necati Tekin, Isparta Milletvekilleri Recep Özel ve Süreyya Sadi Bilgiç ile protokol mensupları da bulundu. Anne Şerif Kalkan, Vali Memduh Oğuz ve Garnizon Komutanı Tekin’in başsağlığı dileklerini kabul etti.

Aksaray şehidini uğurladı
Hakkari’nin Çukurca ilçesindeki terör saldırısında şehit olan Piyade Onbaşı Yavuz Çoban’ın cenazesi memleketi Aksaray’da toprağa verildi.
Taşpazar Mahallesi’ndeki baba evine getirilen şehit Çoban’ın cenazesi, burada bir süre bekletildikten sonra, törenin yapılacağı Ulu Cami’ye götürüldü.
Ulu Cami’de düzenlenen törende şehitler için saygı duruşunda bulunuldu. Şehit Çoban’ın özgeçmişinin okunmasının ardından bir konuşma yapan İl Jandarma Komutanı Albay Erdal Eren, Piyade Onbaşı Yavuz Çoban’ın, Türk milletinin bağımsızlığı söz konusu olduğunda gözünü kırpmadan canını vermeye hazır bir Türk Silahlı Kuvvetleri ferdi olarak, Hakkari’nin Çukurca ilçesi Kavuşak bölgesi 2. Motorize Tabur Komutanlığında bölücü örgüt mensuplarının hain saldırısı sonucu şehit olduğunu söyledi.
Aksaray İl Müftüsü Bekir Gülce’nin namazı kıldırmasının ardından şehit Yavuz Çoban’ın cenazesi, tekbirler eşliğinde Aksaray Şehitliğinde toprağa verildi.

Piyade Onbaşı Mesut Cengiz toprağa verildi
Hakkari’nin Çukurca içesindeki terör saldırısında şehit olan Piyade Onbaşı Mesut Cengiz’in cenazesi, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in de katıldığı törenle Hatay’ın İskenderun ilçesine bağlı Denizciler beldesinde toprağa verildi.
Askeri uçakla Antakya’ya, oradan da helikopterle Denizciler beldesindeki Şehit Teğmen Ahmet Tor Kışlasına getirilen Mesut Cengiz’in cenazesi, daha sonra Şirinyurt Mahallesi’ndeki baba evine götürüldü. Burada yakınları ve komşularından helallik alınmasının ardından şehit Piyade Onbaşı Mesut Cengiz’in cenazesi Çamlık Mezarlığı’na getirildi.
Cengiz’in cenazesinin mezarlığa götürülüşü sırasında vatandaşlar ellerinde Türk bayraklarıyla terör örgütü aleyhine slogan attı. İl Müftüsü Mustafa Sinanoğlu’nun kıldırdığı cenaze namazının ardından top arabasına konulan Mesut Cengiz, burada toprağa verildi.
Tören sırasında şehidin babası Ahmet Cengiz’in, Adalet Bakanı Ergin’e tutunarak ayakta durduğu gözlendi.

Yozgat’ta hüzünlü veda
Hakkari Çukurca’da teröristlerce düzenlenen hain saldırıda şehit olan Jandarma Üsteğmen Murat Bek’in cenazesi, memleketi Yozgat’ta toprağa verildi.
Şehit Üsteğmen Bek’in cenazesi, Van’dan askeri uçakla Ankara’ya, oradan da helikopterle Yozgat’a getirildi. Murat Bek için, Yozgat Cumhuriyet Alanı’nda, ikindi namazından sonra cenaze namazı kılındı.
Şehidin babası Abdullah Bek, saygı duruşu sırasında oğlunu ”Asker selamı”yla selamladı. Vatandaşlar, şehidin babasına, ”Hepimiz senin oğlunuz” derken, Abdullah Bek de ”Benim başım dik, sizin de başınız dik olsun” karşılığını verdi.
Cenaze namazı sırasında şehit Üsteğmen Murat Bek’in eşi Aysel Bek ile kardeşi Ferhat Bek’in ayakta durmakta zorluk çektikleri gözlendi.
Şehit üsteğmenin cenazesi, Yozgat Cumhuriyet Alanı’nda cenaze namazının ardından, merkeze bağlı Söğütlü Yayla Köyü’nde toprağa verildi.

Piyade Er Fevzi Kazak’ın cenazesi memleketi Gaziantep’te toprağa verildi
Şehit Fevzi Kazak için Gaziantep Nuri Maviş Camisi’nde tören düzenlendi. Törene çok sayıda vatandaş ellerinde Türk bayrakları ile katıldı. Caminin çevresindeki birçok binanın Türk bayrakları ile donatıldığı gözlendi.
Şehitler için yapılan bir dakikalık saygı duruşunun ardından Şehit Fevzi Kazak’ın özgeçmişi okundu.
Şehit Kazak’ın yakınları namaz öncesinde tabuta sarılmak istedi. Şehidin babası Mehmet Kazak ile bazı yakınları sinir krizi geçirdi. Şehidin Kocaeli’de askerlik yapan kardeşi Cuma Kazak, annesi Fatma Kazak’ı teselli etmeye çalıştı. Cenazede duygusal anlar yaşadı.
Müftü Ahmet Bulut, Türkiye’nin birlik ve beraberliğinin önemine dikkat çektiği konuşmasının ardından cenaze namazını kıldırdı.
Namazın sonrasında Şehit Fevzi Kazak’ın cenazesi askerlerin omuzunda top arabasına konuldu.
Tören sırasında sık sık terör örgütü aleyhine sloganlar atıldı. Çok sayıda vatandaşın cenaze uğurlanırken gözyaşı döktüğü görüldü.
Şehit Kazak’ın cenazesi Şehitkamil ilçesine bağlı Karpuzkaya köy mezarlığında toprağa verildi.

Piyade Onbaşı Hüseyin Güldal uğurlandı
Hakkari’deki hain saldırıda şehit olan Piyade Onbaşı Hüseyin Güldal, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün’ün de katıldığı törenin ardından son yolculuğuna uğurlandı.
Cengiz Topel Havaalanı’ndan alınan şehit Güldal’ın cenazesi helikopterle Karamürsel’deki Karamürselbey Deniz Eğitim Merkezi Komutanlığına götürüldü. Burada Karamürsel Belediyesine ait cenaze aracına konulan şehidin naaşı, Yalakdere köyündeki baba evine getirildi.

Elazığ şehidini uğurladı
Hakkari’deki terör saldırısında şehit olan Piyade Uzman Onbaşı Reşit Ercan, Elazığ’ın Kovancılar ilçesinde toprağa verildi.
Şehit Ercan’ın cenazesi, ambulansla Elazığ Asker Hastanesi’nden Kovancılar ilçesindeki Merkez Meydan Camisi’ne getirildi. Elazığ Müftüsü Peyami Güngör’ün kıldırdığı namazın ardından şehidin Türk bayrağına sarılı cenazesi, ambulansa konularak Yarımca beldesindeki evinin önüne götürüldü. Şehit Ercan, daha sonra Yarımca Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Piyade Çavuş Birol Elmas toprağa verildi
Hakkari’nin Çukurca ilçesindeki terör saldırısında şehit olan Piyade Çavuş Birol Elmas’ın (21) cenazesi, Sakarya’da toprağa verildi.
Kocaeli’deki Cengiz Topel Havaalanı’na uçakla getirilen şehit Elmas’ın cenazesi, cenaze aracına alınarak ailesinin yaşadığı Karakamış Mahallesi’ndeki evine getirildi. Anne Mübyen, ağabeyi Sefa, kardeşi Ferdi, kızkardeşi Merve ile teyzesi, şehidin cenaze aracındaki tabutuna sarılarak gözyaşı döktü.
Cenaze daha sonra askerlerin omuzlarında namazın kılınacağı Karakamış Merkez Camisi önündeki alana getirildi.
Elmas’ın Türk bayrağına sarılı cenazesi, namazın ardından gözyaşları arasında Ozanlar Mezarlığı’nda toprağa verildi.


Şehitler memleketlerine uğurlanıyor
Hakkari’deki hain saldırıda şehit olan Mehmetçiklerin naaşları, Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Helikopter Filosu’ndan memleketlerine gönderilmeye başlandı.
Van’daki çeşitli hastanelerde otopsileri tamamlanan cenazeler, ambulanslarla Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Helikopter Filosu’na getirildi. Burada memleketleri yakın olan şehitlerin cenazeleri, skorsky helikopterlerle, memleketleri yakın olanların cenazeleri ise askeri kargo uçaklarıyla memleketlerine gönderiliyor.
Sabah saatlerinden itibaren 14 şehit cenazesi gönderildi. Diğer şehitler cenazelerinin ise otopsileri tamamlandıktan sonra memleketlerine gönderileceği öğrenildi.
Şehit Mehmetçikler için Van’da tören yapılmadı.

TSK’DAN 14 MADDELİK ŞEHİT AÇIKLAMASI


Genelkurmay Başkanlığı, Hakkari’nin Çukurca İlçesi’nde 24 askerin şehit olması, 18 askerin de yaralanmasının ardından Kuzey Irak’a başlatılan sınır ötesi operasyonla ilgili açıklama yaptı. Açıklamada 5 ayrı bölgede 22 taburla kara harekatının başlatıldığı bildirildi.
İşte TSK’nın 14 maddelik o açıklaması;
1. 19 Ekim 2011 saat 01.00 civarında bir grup bölücü terör örgütü mensubu tarafından, Çukurca İlçe J.K.lığı ile Çukurca yakın emniyet unsurunun konuşlandığı Asayiş Tepesi, Polis ve Jandarma lojmanları, Kavuşak, Barakambi Tepe, Keklikkayası Tepe, Baski Tepe, Han Tepe ve Gazi Tepe üs bölgeleri olmak üzere sekiz ayrı bölgeye eş zamanlı olarak silahlı saldırıda bulunulmuştur.
2. Saldırı haberinin öğrenilmesi üzerine Hakkâri’deki Kobra helikopterleri, ambulans helikopterleri ve uçarbirlik harekâtı için Skorsky genel maksat helikopterleri hazır edilmiştir. Ayrıca bölgeye İnsansız Hava Aracı (İHA) sevk edilmesi emredilmiş, ancak İHA kötü hava şartları nedeniyle Batman’dan havalanamamıştır. Hava şartlarının düzelmesi ile birlikte, İnsansız Hava Aracı saat 15.26 dan itibaren Çukurca bölgesinden görüntü aktarmaya başlayabilmiştir.
3. Saat 01.48 de bir Kobra kolu (2 Kobra helikopteri) ve iki Skorsky helikopteri, bir Muharebe Arama Kurtarma (MAK) Timi ve bir Polis Özel Harekât (PÖH) Timi ile birlikte olay bölgesine intikale başlamış, intikali müteakip bölgedeki terörist hedefleri ateş altına almıştır. Bu kobra helikopterleri yakıt ve mühimmat ikmali için bölgeden ayrılırken saat 03.07 de Şırnak’ta bulunan diğer bir Kobra kolu ve bir Skorsky helikopteri bölgeye intikal ettirilmiş, saat 04.55′e kadar bölgedeki terörist hedeflerinin ateş altına alınmasına devam edilmiştir.
4. Saldırıya uğrayan sekiz bölgede, bölücü terör örgütü mensuplarına derhal ateşle karşılık verilmiş, ayrıca saat 03.28′den itibaren olay bölgesinde sürekli olarak havada F-16 ve F-4 savaş uçakları hazır bulundurularak gün boyunca teröristlerin bulunduğu değerlendirilen hedeflere taarruzi hava harekâtı icra edilmiştir.
5. Çatışmalar esnasında şehit olan toplam 24 personel ile 18 yaralının Hakkari ve Şırnak Asker Hastanelerine tahliyesine saat 02.10′dan itibaren, çatışmaların ve hava şartlarının müsaade ettiği ölçüde, ambulans ve diğer helikopterler ile başlanmış, tahliyeler saat 11.30′da tamamlanmıştır.
6. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet ÖZEL, beraberinde Kara Kuvvetleri Komutanı, Hava Kuvvetleri Komutanı ve Jandarma Genel Komutanı olduğu halde olayın meydana geldiği gün bölgeye intikal etmişlerdir.
7. 19 Ekim 2011 saat 12.50 den itibaren çatışma bölgelerini takviye etmek maksadıyla dört Komd Tb, teröristlerin muhtemel kaçış bölgelerine helikopterlerle indirilerek bölgede temas araması faaliyetine başlanmıştır.
8. Bölgede yapılan arama tarama faaliyetinde Keklikkayası T. üs bölgesinde iki, Asayiş T.de bir olmak üzere toplam üç terörist, bir Kaleşnikof P.Tüfeği, 18 adet patlamamış RPG-7 roketatar mühimmatı,15 adet el bombası, 12 adet dolu şarjör, sekiz adet el telsizi, üç adet hücum yeleği ile birlikte ölü olarak ele geçirilmiştir. Örgüte ait telsiz konuşmalarından terörist zayiatının (ölü ve yaralı) daha fazla olduğu anlaşılmaktadır.
9. Gelişmeler üzerine yurt içi ve yurt dışında tespit edilen hedefler hava ve kara ateş destek vasıtaları ile gün boyu ateş altına alınmıştır. Faaliyet halen devam etmektedir.
10. 19 Ekim 2011 saat 17.00′de Şırnak Asker Hastanesinde bulunan yaralılardan dördü ambulans uçak ile GATA’ya sevk edilmiş, diğer yaralı 14 personelin tedavisine Şırnak ve Hakkâri Asker Hastanelerinde devam edilmektedir. Komutanlar yaralıları hastanede ziyaret etmiş olup hayati tehlikeleri bulunmamaktadır. Olayla ilgili olarak Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı ve Çukurca Cumhuriyet Başsavcılığınca adli işlemlere başlanmıştır.
11. 24 kahraman şehidimizin cenazesi 20 Ekim 2011 tarihinde Van’dan memleketlerine sevk edilmiştir.
12. Meydana gelen bu olaylar üzerine hain eylemi gerçekleştiren terör örgütü üyelerini bularak etkisiz hale getirmek maksadıyla yurt içinde ve sınır ötesinde (Irak kuzeyinde) toplam beş ayrı bölgede komando, Jandarma Özel Harekât (JÖH) ve Özel Kuvvetlerden oluşan toplam 22 tabur ile geniş kapsamlı hava destekli kara operasyonlarının icrasına başlanmıştır.
13. TSK mensupları bölgelerinde görevlerini ecdadına yaraşır bir şekilde, bu toprakları bize emanet etmiş aziz şehitlerimizin şahitliğinde yapmaya devam edecektir.
14. Şehit olan personelimize Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar, başta yakınları olmak üzere Yüce Milletimize başsağlığı dileriz.

Aptallar İçin Güzel Sözler…






Bekir Coşkun
Ne kadar çok sebebi varmış terörün:
“Türkiye ne zaman parlasa…”
“Türkiye ne zaman uçsa…”
“Türkiye ne zaman lider ülke olsa…”
“Türkiye’de ne zaman ekonomi patlasa…”
“Türkiye ne zaman çok güzel bir anayasa yapmaya kalksa…”
“Türkiye ne zaman pırtlasa…”
*
Geri zekâlı diyecektim az daha…
*
Saysana daha…
Aptal var çünkü…
İnanıyor nasıl olsa…
İnanıyor ki sen oradasın…
*
Diyelim ki önceki gece insanları öldüren terör örgütüyle uzak ülkelerde, otellerin arka odasında can ciğer pazarlığı yapmak sebep değil…
Canı sıkılmasın diye yanına arkadaşlar gönderdiğin terör örgütünün elebaşısından yol haritası beklemek de…
O zirzop “açılım”...
Teröristleri davul zurnayla karşılamak…
Bu ülkenin şerefli askerlerini hapishanelere doldururken PKK ve Hizbullah gibi kanlı terör örgütlerinin katillerini tüysünler diye salmak…
PKK sözcülerini çıkartıp devletin televizyonunda konuşturmak… Ama bayrağımızı açan İzmirli kadınları karakola götürmek…
Tüm bunlar sebep değil…
*
Kanın dereye aktığı önceki gece dahi:
Koştular eli kanlı teröristleri karşılamaya…
Takas sonucu salınan Hamas’ın en azılı, müebbete mahkûm olmuş militanlarını birçok Arap ülkesi kabul etmedi…
Türkiye özel uçak gönderdi arkalarına…
Almaya Başbakan’ın özel danışmanı da gitti ki, alınmasınlar hani…
Hamas, tüm uygar dünyaya göre terör örgütüdür…
Bir terör örgütünü “Müslüman kardeşlerimiz” diyerek havaalanında bağrına basmak… Ama aynı gece yerli terör örgütünün canlar almasına engel olamamak…
Ahmaklığın iki ucu değil mi?..
*
Ve milletin yüreğine ateş düştüğünde…
Çık bağır…
“Kanları yerde kalmayacak” de…
Yırtın…
Bu kadar çelişkili, ikiyüzlü, gizli, saklı, kirli, hince, cince, akılsızca, ahmakça politikalardan sonra terör gelip çocuklarını alıp götürdüğünde çık televizyona…
De ki:
“Türkiye ne zaman parlasa…”
İnanırlar nasılsa…
Aptal dinliyor çünkü…

ÇAĞDAŞ BİR BEYİN


Ahmet Taner Kışlalı'yı, Işık Kansu'nun kaleminden okuyalım. 'Sorumlu Öğretmen' başlıklı makaleden:

Zile, 1939. Adını Ahmet Taner koydular. Ziraat Bankası veznedarı Hüsnü Bey ile ilkokul öğretmeni Lütfiye Hanım'ın çocukları. O Lütfiye Hanım ki 16 yaşında Cumhuriyet öğretmeni olarak eğitim ateşini yoksul, yorgun Anadolu'ya taşıyor. Kemalci, Kuvvacı Mustafa Necati'nin 'Millet Mektepleri'nde kendinden yaşlı 'erkek' öğrencilere okuma yazma öğretiyor. Zile, Nizip ve Kilis'ten başlayıp Ankara'ya uzanan 44 yıllık uzun yürüyüşün ardından, bir Cumhuriyet Bayramı'nda, 29 Ekim 1994'te yaşama gözlerini yumduğunda, oğlu Ahmet Taner şöyle anıyor onu:

'Hep genç kalarak yaşlandı. Gerçek bir Kemalist devrimci gibi, kendini hep yenileyerek... çağını anlama çabası içinde torunları ile bile arkadaşlık kurmayı başararak...'

Annesinin kollarındayken, okullu olduğunda, 'a, be, ce'yi de ilk öğretmen annesinden öğrendi. Uysaldı. Sakinliği, 'muhallebi çocukluğu' gibi tanımlanamazdı asla. Daha ilkokuldayken Türkçe'yi ses şenliğine döndürürdü. Minik arkadaşları, 'Öyle öyküler anlatıyor ki derslerde, bize hiç laf düşmüyor' diye yakınırlardı.

Annesi ile babası, Mehmet Ali ile Mahmut'u İstanbul'a, Galatasaray Lisesi'ne göndermişlerdi. Ahmet Taner'in evin sıcaklığından uzaklaşmasına yürekleri elvermedi. Pek zayıftı, pek çocuksuydu da ondan. Kilis Ortaokulu'nda okudu. Delikanlılığın delifişekliğinde kardeşleri, arkadaşları dalaşırlardı birbirleriyle, ama onu kavga ederken hiç gören olmamıştı.

Kavgacılık ile savaşımcılığı birbirinden ayırt etmek gerek. Daha ortaokulda okulun düzenlediği tartışmalı toplantıların başta gelen önderlerindendi. Kabataş Lisesi'ndeki ateşli münazaralara da taşıyacaktı bu niteliğini.

Siyaset bilimcisi olmanın ilk ipuçları, ağabeyi Mehmet Ali Kışlalı ile kendi geliştirdikleri 'devlet yönetimi' oyununda belirmişti. Elde makas, dil ucuna sürüldü mü koyulaşan mavi uçlu kurşunkalem, bir de saman kağıtlar. Oyunun altyapısı hazır. El becerisini de ekledin mi üzerine, al sana kağıttan kaymakam, garnizon komutanı, doktor, belediye reisi, banka müdürü, tarım müdürü, halk. Çocukluğun geniş düş dünyasına açılan oyun penceresi, 'gel keyfim gel' geçen doyumsuz saatler.

Lise bitti. Ver elini Ankara. O artık Mülkiyeli. Hem öğrencilik, hem gazetecilik bir arada gidiyor. Yeni Gün'de spor muhabirliği.

Galatasaraylı kardeşlerinin tersine Fenerbahçe'ye 'gık' dedirtmeyen ödünsüz taraftar. Olgunlaşma sürecinde derginin yazıişleri müdürlüğünü üstlenme.

Fransız bursuyla Sorbon'da doktora. Tez konusu, 1960 devrimi sonrası Türkiye'deki siyaset açısından ilgi çekici:

'Modern Türkiye'de Siyasi Güçler...'

Fransa'da Bordolu, ama 'Biz Türklerden' Nicole ile tanışma. Ahmet Taner'in insan sever, sıcakkanlı, sevgili eşi, kızları Dolunay ve Altınay'ın anneleri Nilgün. Yıllar sonra birlikte geçirdikleri trafik kazasında yitirdiği, Türk bayrağı ile gömülen Nilgün Kışlalı...

Sorbon sonrası önce Hacettepe Üniversitesi'nde siyaset sosyolojisi alanında öğretim üyeliğine başlama. Askerliğin ardından Hacettepe Üniversitesi'ne yapılan dönüş başvurusuna ret yanıtı. Ağabeyi Mehmet Ali Kışlalı, 'İhsan Doğramacı istemedi dönmesini' diyor. 'Neden?' diye soruyoruz. Yanıtı çok kısa:

'Öğrencilerini demokrasi, özgürlük ve açıklık konularında teşvik etti. Ahmet, öğrencilerin üniversite içinde demokratikleşmesi akımının önderlerinden olmuştu. Doğramacı'ya bu fazla geldi.'

Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne geçti. Çok mutluydu.

1971-77 arasında Yankı dergisinin belkemiği olduğunu söylemek abartı sayılmaz. O yıllarda yükselen toplumcu, devrimci, halkçı rüzgarı yakalayan dönemin 'Karaoğlan'ı, CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in dikkatini çekiyor.

Yankı'da yazıları. 1977'de İzmir'den CHP milletvekili seçiliyor.

1978 başı. 11'ler Adalet Partisi'nden ayrılmış. Ecevit, hükümet kuracak besbelli.

Altan Öymen CHP Grup Başkanvekili. 'Laci'leri önceden çekmiş olanlar sıram sıram. Öymen'e görünenler, hatırlatmada bulunanlar çoğunlukta.

Ahmet Taner Kışlalı ise ortada gözükmüyor hiç. Ecevit, Öymen'e Ahmet Taner Kışlalı'yı Kültür Bakanı yapacağını açıklıyor. Öymen haberi bildirecek, ama bulabilene aşk olsun. Sonunda bulunuyor da, Altan Öymen, Kışlalı'ya Kültür Bakanı olduğunu ancak arabasında söyleyebiliyor:

'Kültür Bakanı olacağını kendisine açıkladığımda yüzünde sevincin işaretlerini görememiştim. Yalnızca gözlerinde önemli bir sorumluluk yüklendiğinin bilincine varan ışıltının çaktığını gözlemiştim.'

Bakanlık görevinin hakkını vermişti. O dönemin gençleri, o güne değin itilen kakılan yazarları, kimi gruplarca küçümsenen değerleri kucaklayan Kültür Bakanlığı'nca çıkarılan dergiyi anımsarlar:

'Ulusal Kültür'.

12 Eylül. Baskının adı. Özal'lı yıllar. 'Değişim' aldatmacasıyla karışık karşıdevrimin, yozlaşmanın adı.

Ahmet Taner Kışlalı, Ankara İletişim Fakültesi öğretim üyesi. Bilime, öğrencilere adanan yıllar. Savunduğu düşüncelere karşıt görüşleri ileri süren, bunu bir tutarlı çerçevede dile getiren öğrencilere en yüksek notu veren hoşgörülü, sonuna dek demokrat öğretmen. Eşini trafik kazasında yitirdiği günün ertesinde, kolu sarılı derse giren sorumlu öğretmen...

1991 sonu. Cumhuriyet gazetesinde yazarlığa başlama:

'Haftaya Bakış'.

Başta Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Atatürkçü Düşünce Derneği olmak üzere birçok cumhuriyetçi demokratik kitle örgütünün Anadolu'nun yüzlerce köşesinde düzenledikleri toplantılarda konuşmalarla 'ulusalcı, laik, Atatürkçü' güçlere özgüven aşılama... Halka, Kemalizmin, Atatürkçülüğün bir doğma değil, bir sürekli devrimcilik olduğunu usanmadan anlatma çabası. Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkan Yardımcılığı...

Nisan 1997'de ikinci eşi Nilüfer Kışlalı ile evlilik. 22 Eylül 1999'da Nilhan Nur'un doğumu.

Çayyolu Engürü Sitesi. 21 Ekim 1999:

Saat 09.28. Cumhuriyet gazetesine 'Kınıyorum' başlıklı yazısını faksladı.

Saat 09.35.

Eşi Nilüfer Kışlalı ve minik bebeğini kente indirecek, sonra derse girecek. 'Nilüfer' dedi, 'Ben arabayı ısıtayım. İki-üç dakika sonra gelirsiniz.' Evden çıktı.

Saat 09.40!

Nilüfer Kışlalı, 'Çok neşeli bir sabahındaydı' dedi...

Onurlu 24 Şehit, Uyuyan 74 Milyon…

 

Bu ülkenin bir Mit’i, Sayın Başbakan’ı temsilen 24 askerimizi şehit, 22 askerimizi yaralayan şerefsiz PKK ile aynı masaya oturuyor ve pazarlık yapıyorsa ve maalesef ki bu halk buna sessiz kalıyorsa; bu ülke “bitmiş” demektir.
Eğer Mit’in bu görüşme ile ilgili bilgileri basına sızmış olmasaydı, hem Mit hem de AKP Hükümeti, PKK ve BDP’ye istediğini mutlaka verecekti.
Çünkü masaya oturmak demek, anlaşmanın sağlanması demektir. Ancak, anlaşma yapılamadı. Çünkü bu şerefsizlik ortaya çıktı. Ve birilerinin çocuklarımızı şehit eden şerefsizlerle aynı masaya oturarak çocuklarımızın kanı üzerinden alçakça, şerefsizce pazarlık yapmalarından son anda kurtulsak da; Bu masaya oturan birilerinin hala kendilerini şerefli olarak göstermeye çalışmasına da bir anlam veremiyorum.
***
Kendi içinde dirliği ve huzuru sağlayamayan, kendi milletinin evlatlarını dahi koruyamayan ve kalkıp Mısır ve Suriye’nin iç meselelerine el atar gibi Esad’a karşı tehditvari konuşan bu adama alkış tutarak, bu adamı “Kahraman” gibi gören halk; aynı gün meydana gelen çatışmalar da şehit olan askerimizi görmezden gelmiştir.
Aslında, yüzde 50’nin peşinde olduğu şey Sayın Başbakan’ın “One Minute” siydi.
Şimdi ne olacak biliyor musunuz?
Hani 12 Haziran öncesine kadar halkın dibinden ayrılmayan halkla acımız bir diyen, ancak 12 Haziran sonrası halkı bir anda unutuveren, halkı zamlarla ezmeye çalışırken sadece kendi ceplerini kabartmaya çalışan 550 tane vurdumduymaz, çıkacak tv ekranlarına, mikrofona ağzını yaklaştırıp, “makyajım bozulmuş mu” diye spikere sorup, sonra en can alıcı bakışını gözlerine takıp, bakacak ekranlardan hepimize ve “Acımız büyük. Üzgünüz. Şehitlerimizin kanı yerde kalmayacak.” diyecek.
Aslında onların bunu söylemeye asla hakkı yok.

Çünkü onlar bu acıyı bilemezler.

Çünkü onların erkek çocukları kız gibi yetiştirilmiş. Doğu da askerlik yapmaya elverişli değildir.
Çünkü onlar Vekil babalarının, Bakan babalarının, Başbakan babalarının,
Cumhurbaşkanı babalarının göz bebeğidirler.

Nasıl olsa Manav Mustafa’nın, Taksici Ali’nin, Bakkal Kemal’in, Ayşe Teyze’nin çocukları, her zaman bu vatan için ölmeye hazırdı.

Dün olduğu gibi bugün de öne atılan, vatanı için ölen, vatanını seven çocuklar Mustafa’nın, Ali’nin, Kemal’in ve Ayşe’nin çocuklarıydı.
Neyse ki Mustafa’nın ve Kemal’in, Ayşe’nin, Ali’nin çocukları varmış bu ülkede. Yoksa 550 tane yüreksiz vekilin eline kalsaydık o sınır yolgeçen hanına döner; Bu ülkede çoktan talan edilirdi.
***
Artık masal dinlemek istemiyoruz.
Bu ülkenin kimlerin idaresinde olduğunu ve kimlerden talimat ile yönetildiğini çok iyi biliyoruz.
Kendini “adam” diye bilenlerin, “adam” olduğunu göstermesi için, öncelikle PKK ile aynı masaya oturduğunu ve kendilerine “bizler şerefsiziz” demesi gerekir.
***
Ramazan dolayısıyla Genelkurmay’ın kapalı olduğunu ve askerimize “Aman dikkat edin ve Şehit olmayın” diyen bir Başbakan’ın, Kurban Bayramı’na 16 gün kala, 26 şehidimiz için de bir bahanesi bulması sürpriz olmayacaktır.
Bulacaktır da…
Aslında olacak şey belli, Sayın Başbakan yine konuşma yapacak yüzde 50 oturduğu yerden ağlayacak ve sonrada alkışlayacak.
***
AKP Hükümeti’nin emir kulu haline gelen Genelkurmay Başkanı Sayın Necdet Özel ve Sayın Başbakan’ın, onurlu Japon devlet adamları gibi intihar etmesi en mantıklı yol olurdu. Hadi yaptığı yanlışları gururuna yediremeyip intihar eden onurlu Japon devlet adamlarını örnek almayı boş verelim de, hiç değilse o koltuktan inmeyi becerseler bize o bile yetecektir. Neyse ki bizimkiler Japon devlet adamlarını örnek almıyorlar, Yoksa bizim meclis kan gölüne dönerdi.
***
Artan terör olayları AKP Hükümeti’ni ve Sayın Başbakan’ın boyunu çoktan aşmıştır.
AKP Hükümeti’nin politikadaki güven vermeyen aptalca planları, açılım salaklıklarının ülkemizi getirdiği durum ortadadır.
Bu ülkenin en büyük tehlikesi terör değildir.
Bu ülkenin en büyük tehlikesi, terörü teori ve açılımlarla, terör elebaşlarını var sayıp, onlarla masa başında, milletin çatısı altında çözmeye çalışan zihniyet tehlikelidir.
Saygılarımla
Hakan SÖNMEZ
İlk Kurşun Gazetesi.

Biz askerler böyle ölürüz...





 
.....ili kırsalında teröristlerin dur ihtarına ateşle karşılık vermesi sonucu çıkan çatışmada, güvenlik görevlisi şehit oldu.
Ya da
.....ilinde devriye görevini yerine getiren ...aracına açılan ateş sonucu.. güvenlik görevlisi şehit oldu.
Ya da
.....ili kırsalında teröristlerce döşenen mayının patlaması sonucu ... asker yaralandı..
Bu nasıl başlar biliyor musunuz?
Hava o kadar sıcaktır ki, beyninizdeki sıvının buharlaşıp uçtuğunu düşünürsünüz. Oluştuğu anda kuruyup giden ter damlacıklarından geriye kalan tuzlar yüzünüzün ve hatta elbisenizin her yanını kaplamıştır.
Avucunuzun içindeki ter, yüzünüzdeki gibi, kolay kurumadığı için elinizdeki tüfeğinizin metal kısmı avucunuzun içinde vıcık vıcık oynar. Ter ile ıslanan çeliğin kokusu avucunuzun içine ve elinizi sürdüğünüz her yere siner. Önünüzde yürüyen adamın, ayağının kuru toprakla her temas edişinde çıkan toz, ağzınızın kupkuru olmasına ve zor nefes almanıza sebep olur.
Sırt çantanızın askı kayışları yüzünden omuzlarınızı hissetmezsiniz. Kült ağrıları ancak çantayı sırtınızdan çıkardığınızda fark edersiniz. Bastığınız her taş parçası, her çalı ve bir ayağınızın kaplayabildiği her yeryüzü parçasından çıkan sesi duyarsınız.
Yürüdüğünüz yerdeki her Ağustos böceğinin sesini, dallardaki kuşları, yüzünüzün etrafında ürkütücü devriye uçuşları yapan arıların kanat seslerini, ağzınıza ve yüzünüze ya da herhangi bir yerinizdeki küçük yaraların üzerine konmaya çalışan sineklerin vızıltılarını, ayağınızı bastığınız yerden havalanan yeşil çekirgenin küçücük cüssesine rağmen çıkardığı tok kanat sesini en ince ayrıntısına kadar duyarsınız.
Sonra, kendi teçhizatınızın ve önünüzdeki arkadaşınızın ve arkanızdaki arkadaşınızın teçhizatlarının çıkardığı düzensiz seslerin her birini ayrı ayrı duyarsınız. Ve aynı anda önünüzdeki arkadaşınızın nefes alışlarını duyarsınız, öksürmesini ve hapşırmasını da duyarsınız.
Telsizinizden çıkan seslerin ve cızırtıların her biri ayrı ayrı katılır bu senfoniye. Ter ve tozun birleşmesinden oluşan kaygan çamur, postalın içindeki tüm ayağınızı kaplamıştır, çoraplar önce su toplayıp sonra patlayan yerlere adeta bir deri gibi yapışmıştır. En çok yapmak istediğiniz şey ayaklarınızı yıkayıp, çoraplarınızı değiştirmektir. Ama bu çok büyük bir lükstür o anda.
Çünkü...
Çünkü hangi çalının dibinde, hangi kayanın arkasında sizi beklediğini bilmediğiniz ihaneti arayıp bulmanız ve yok etmeniz gerekmektedir. Bütün masumların hayatı ve huzuru size emanet diye, öğretmenler bayrak direğine asılmasın diye, kundaktaki bebekler kurşunlanmasın diye, binlerce yıllık emanete halel gelmesin diye kahpeliği ve ihaneti yok etmeniz gerekmektedir.
Çünkü bunun için bayrağın, silahın, namusun ve şerefin üzerine yemin etmişsinizdir.
Çünkü önemli olan ayağınız değil, ülkeniz, bayrağınız ve onurunuzdur. İşte bu yüzden lükstür ayak yıkamak, çorap değiştirmek. İşte bu yüzden senfoniye dönüşmüştür bütün o düzensiz sesler güruhu.
Sonra!...
Sonra birden tüm sesler kesilir, bıçağın dalı kestiği gibi, makasın kağıdı, pensenin bir hoparlör kablosunu kestiği gibi... Bir anda... Kuşların sesleri, arıların ve sineklerin vızıltıları, çekirgenin kanat sesleri; hepsi bir anda biter. Gözlerinizi açtığınızda önünüzdeki arkadaşınızı değil, gökyüzünü görürsünüz, yere düşmüş olduğunuzu anlamanız birkaç saniye sürer.
Tek hissettiğiniz kesif bir barut ve yanık et kokusudur, yüzünüzün toprak parçalarıyla kaplandığını fark edersiniz, temizlemek için çalışmazsınız.
Arkadaşlarınızın bağırarak koşuşturduğunu görür ama kulağınızdaki çınlama ve uğultudan seslerini duyamazsınız. Sesleri yavaş yavaş duymaya başladığınızda ayağa kalkmaya çalışırsınız ama başaramazsınız.
Yine birkaç saniye sonra arkadaşlarınızın sesleri arasında "mayın" kelimesini ayırt eder ve kalkmaya çalıştığınızda ayağınızdaki yoğun ağrıyı fark edersiniz.
Ayağınız yoktur ama yine de ağrıdığını hissedersiniz. Ne olduğunu anlamak için baktığınızda ise parçalanmış pantolonunuzun ve kopmuş ayağınızın farkına varırsınız. İşte her şey o anda başlar.
Avazınız çıktığı kadar bağırırsınız. Sonra, nefesiniz biter. Sonra, yeniden nefes alırsınız ve yeniden bağırmaya başlarsınız. Sonra yine nefesiniz biter ve yeniden, yeniden ve yine...
Hep bir soru çınlar kafanızın içinde, "Neden ben, neden ben, neden ben?"
Hastanede geçen aylar, tedavi ve terapilerde geçen yıllar sonunda, dizkapağınızın on iki santim altından takılı olan ve her akşam yatarken veya banyoya girerken çıkarıp kenara koyduğunuz takma bacak artık bir uzvunuz olmuştur. Ama bunun önemi yoktur, çünkü bu fedakarlığınız sayesinde vatan var olacaktır. Sizin bir bacağınızın ne önemi vardır ki!
Artık koşamayacak olmanızın, yazın herkes gibi havuza, denize giremeyecek olmanızın da hiç önemi yoktur.
Vatan sağolsun yeter.
Sonra birilerinin, sizin ödediğiniz vergilerle Fransız televizyonlarında, uğruna yarım kaldığınız vatan hudutlarını hiçe sayan programlara finans sağladığını okursunuz. Aynı dillerin bundan pişmanlık duymadıklarını söylediklerini de okursunuz. Pamuk'ları, Dink'leri, okursunuz, Bizans çocuğuyum diyenleri duyar, Ali Kemallere tanık olursunuz, "Koçlar gibi satanları" görürsünüz. Türk Bayraklarının yakıldığını, görürsünüz. Başlarına çuvallar geçirilip aşağılanarak elleri arkalarından bağlanan Türk askerlerini görürsünüz.
Bu aşağılanmaya cevap verecek tankların motor seslerini, helikopterlerin kanat seslerini, piyadelerin intikam yeminlerini duymayı beklersiniz ama duyamazsınız. Onun yerine hainlerin cesetlerinin üstüne örtülen çaputlara "bayrak" diyenleri görürsünüz, "Uçaklarını çek", "Valiyi çek" diyen başkanları ve karşılarında kekeleyen riyaseti görürsünüz. Bu da yetmez Türk askerlerinin kendi mahkemeleriniz tarafından,"Çete" diye suçlandığını, yargılandığını görürsünüz.
Yok, yok bu da yetmez. Askere, polise, öğretmene ateş eden, yol kesip soygun yapan, köy yakan, okul yıkan, mayın döşeyen teröristlerin sadece, "Ben bir şey yapmadım" demelerinin esas kabul edilip, "suçsuz" sıfatıyla serbest bırakıldığını görürsünüz. Susanları, konuşması gerektiği halde susanları görürsünüz, konuşanlar her konuştuğunda, kekeleyenler her kekelediğinde ve susanlar her sustuğunda siz yeniden vurulursunuz, yeniden ölürsünüz her defasında.
Gövdenizden o toprağa akan kan, bu defa içinize akar, inandıklarınıza, uğrunda savaşarak kendi kanınızı akıtmak pahasına tertemiz tuttuğunuz değerlerinize akar.
Sizin kaya arkalarında, çalı diplerinde aradığınız ihanet gelir aklınıza, o mayınları yerleştiren eller gelir. Sorgulamaya başlarsınız: "Biz bu ihaneti doğru yerde mi aradık, kuyruğunda dolaştığımız yılanın başı, hep gözümüzün önünde miydi yoksa?" diye sorarsınız kendinize.
Onlara verilen maaşın sizin vergilerinizden ödendiğini, içinize sindiremezsiniz, uykularınız kaçar, neden bu vatanı sizin kadar sevmediklerini düşünürsünüz. Bu vatan onların da vatanı değil mi?
Onlar da, tıpkı benim gibi namusun ve şerefin üstüne yemin etmedi mi? diye sorarsınız kendi kendinize. Sinirlenirsiniz, üzülürsünüz, on beş yaşında bir askeri okul öğrencisi iken her adımda söylediğiniz, beyninize ve yüreğinize nakşettiğiniz sözler gelir aklınıza : "VATAN, SANA CANIM FEDA"
Geri kalan tüm hayatınızın ilk beş dakikası, böyle başlayacak işte ve hayatınız böyle devam edecektir. Son nefesinize kadar savaşacaksınız ihanetle, her şeye ve herkese rağmen, bu yolda ölene ya da bu ihaneti bitirene kadar.
Siz diyorum, çünkü bu vatan için bedel ödeyen insanların neler yaşadığını, neler hissettiğini, size rağmen ve sizin için neler yaptıklarını, neler yapabileceklerini bilin istiyorum. Okuduğunuz ya da televizyonda duyduğunuzdan daha fazladır yaşananlar. Yani aslında gazetelerin iç sayfalarındaki, minicik karelerde okuduğunuz; "...ili kırsalında teröristlerce döşenen mayının patlaması sonucu, bir güvenlik görevlisi yaralandı!" haberi aslında o kadar da kısa değildir.
Sizin, daha okuduğunuz gazetenin arka sayfasına geçerken unuttuğunuz, falanca mankenin otel odası maceralarına, ya da uyuşturucu komasından ölen oğluna "şehit" deyip Türk bayrağı örten kadının haberine ayırdığınızdan daha uzun zaman ayırmadığınız bu küçük haber, birileri için bir ömür boyu sürecek ve asla unutulmayacaktır. Ve siz unuttuktan sonra da başka birileri, "Ne için?" dendiğinde "Vatan için" diyecekleri fedakârlıkların size rağmen yapmaya devam edeceklerdir.
Sizin uyumuşluğunuza, duyarsızlığınıza rağmen, sizin rahatlığınıza, sizin vicdanlarınıza rağmen bu kahramanca fedakârlıklar ve bu ilk beş dakikalar yaşanmaya devam edecektir. Asla unutmayınız! Başınızın üstündeki egemenlik örtüsünün payandası kopan bacaklar, bedeli ise size rağmen bu vatan için akan kanlar, feda edilen canlar, sıcak yuvalarını, babalarının yüzlerini unutan küçücük çocuklarını düşünmeden vakfedilen hayatlardır.
Ne kadarını anlayabilirsiniz veya anlamak sizin umurunuzda mı bilmiyorum, ama birileri bunları yaşadı, birileri hala yaşıyor ve emin olun yaşlı dünya döndükçe, Türk vatanı ve Türk Bayrağı için birileri daha tüm bunları yaşayacak. Gördüğünüz gibi size bir hayli uzak bir yaşam biçimi bu. Masalarda oturup "aydınca" sohbetler etmeye hiç benzemiyor değil mi?
Bir an için bile olsa kendinizi onların yerine koyasınız diye "siz" diyerek yazdım, sizin onlardan biri olamayacağınızı biliyorum.
"Siz" kim misiniz?
Siz kendinizi çok iyi biliyorsunuz!
Biz de, biz de sizi çok iyi biliyoruz.
"Siz" de bilin ki biz asla unutmayacağız.
"VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN"Biz askerler böyle ölürüz...
.....ili kırsalında teröristlerin dur ihtarına ateşle karşılık vermesi sonucu çıkan çatışmada, güvenlik görevlisi şehit oldu.
Ya da
.....ilinde devriye görevini yerine getiren ...aracına açılan ateş sonucu.. güvenlik görevlisi şehit oldu.
Ya da
.....ili kırsalında teröristlerce döşenen mayının patlaması sonucu ... asker yaralandı..
Bu nasıl başlar biliyor musunuz?
Hava o kadar sıcaktır ki, beyninizdeki sıvının buharlaşıp uçtuğunu düşünürsünüz. Oluştuğu anda kuruyup giden ter damlacıklarından geriye kalan tuzlar yüzünüzün ve hatta elbisenizin her yanını kaplamıştır.
Avucunuzun içindeki ter, yüzünüzdeki gibi, kolay kurumadığı için elinizdeki tüfeğinizin metal kısmı avucunuzun içinde vıcık vıcık oynar. Ter ile ıslanan çeliğin kokusu avucunuzun içine ve elinizi sürdüğünüz her yere siner. Önünüzde yürüyen adamın, ayağının kuru toprakla her temas edişinde çıkan toz, ağzınızın kupkuru olmasına ve zor nefes almanıza sebep olur.
Sırt çantanızın askı kayışları yüzünden omuzlarınızı hissetmezsiniz. Kült ağrıları ancak çantayı sırtınızdan çıkardığınızda fark edersiniz. Bastığınız her taş parçası, her çalı ve bir ayağınızın kaplayabildiği her yeryüzü parçasından çıkan sesi duyarsınız.
Yürüdüğünüz yerdeki her Ağustos böceğinin sesini, dallardaki kuşları, yüzünüzün etrafında ürkütücü devriye uçuşları yapan arıların kanat seslerini, ağzınıza ve yüzünüze ya da herhangi bir yerinizdeki küçük yaraların üzerine konmaya çalışan sineklerin vızıltılarını, ayağınızı bastığınız yerden havalanan yeşil çekirgenin küçücük cüssesine rağmen çıkardığı tok kanat sesini en ince ayrıntısına kadar duyarsınız.
Sonra, kendi teçhizatınızın ve önünüzdeki arkadaşınızın ve arkanızdaki arkadaşınızın teçhizatlarının çıkardığı düzensiz seslerin her birini ayrı ayrı duyarsınız. Ve aynı anda önünüzdeki arkadaşınızın nefes alışlarını duyarsınız, öksürmesini ve hapşırmasını da duyarsınız.
Telsizinizden çıkan seslerin ve cızırtıların her biri ayrı ayrı katılır bu senfoniye. Ter ve tozun birleşmesinden oluşan kaygan çamur, postalın içindeki tüm ayağınızı kaplamıştır, çoraplar önce su toplayıp sonra patlayan yerlere adeta bir deri gibi yapışmıştır. En çok yapmak istediğiniz şey ayaklarınızı yıkayıp, çoraplarınızı değiştirmektir. Ama bu çok büyük bir lükstür o anda.
Çünkü...
Çünkü hangi çalının dibinde, hangi kayanın arkasında sizi beklediğini bilmediğiniz ihaneti arayıp bulmanız ve yok etmeniz gerekmektedir. Bütün masumların hayatı ve huzuru size emanet diye, öğretmenler bayrak direğine asılmasın diye, kundaktaki bebekler kurşunlanmasın diye, binlerce yıllık emanete halel gelmesin diye kahpeliği ve ihaneti yok etmeniz gerekmektedir.
Çünkü bunun için bayrağın, silahın, namusun ve şerefin üzerine yemin etmişsinizdir.
Çünkü önemli olan ayağınız değil, ülkeniz, bayrağınız ve onurunuzdur. İşte bu yüzden lükstür ayak yıkamak, çorap değiştirmek. İşte bu yüzden senfoniye dönüşmüştür bütün o düzensiz sesler güruhu.
Sonra!...
Sonra birden tüm sesler kesilir, bıçağın dalı kestiği gibi, makasın kağıdı, pensenin bir hoparlör kablosunu kestiği gibi... Bir anda... Kuşların sesleri, arıların ve sineklerin vızıltıları, çekirgenin kanat sesleri; hepsi bir anda biter. Gözlerinizi açtığınızda önünüzdeki arkadaşınızı değil, gökyüzünü görürsünüz, yere düşmüş olduğunuzu anlamanız birkaç saniye sürer.
Tek hissettiğiniz kesif bir barut ve yanık et kokusudur, yüzünüzün toprak parçalarıyla kaplandığını fark edersiniz, temizlemek için çalışmazsınız.
Arkadaşlarınızın bağırarak koşuşturduğunu görür ama kulağınızdaki çınlama ve uğultudan seslerini duyamazsınız. Sesleri yavaş yavaş duymaya başladığınızda ayağa kalkmaya çalışırsınız ama başaramazsınız.
Yine birkaç saniye sonra arkadaşlarınızın sesleri arasında "mayın" kelimesini ayırt eder ve kalkmaya çalıştığınızda ayağınızdaki yoğun ağrıyı fark edersiniz.
Ayağınız yoktur ama yine de ağrıdığını hissedersiniz. Ne olduğunu anlamak için baktığınızda ise parçalanmış pantolonunuzun ve kopmuş ayağınızın farkına varırsınız. İşte her şey o anda başlar.
Avazınız çıktığı kadar bağırırsınız. Sonra, nefesiniz biter. Sonra, yeniden nefes alırsınız ve yeniden bağırmaya başlarsınız. Sonra yine nefesiniz biter ve yeniden, yeniden ve yine...
Hep bir soru çınlar kafanızın içinde, "Neden ben, neden ben, neden ben?"
Hastanede geçen aylar, tedavi ve terapilerde geçen yıllar sonunda, dizkapağınızın on iki santim altından takılı olan ve her akşam yatarken veya banyoya girerken çıkarıp kenara koyduğunuz takma bacak artık bir uzvunuz olmuştur. Ama bunun önemi yoktur, çünkü bu fedakarlığınız sayesinde vatan var olacaktır. Sizin bir bacağınızın ne önemi vardır ki!
Artık koşamayacak olmanızın, yazın herkes gibi havuza, denize giremeyecek olmanızın da hiç önemi yoktur.
Vatan sağolsun yeter.
Sonra birilerinin, sizin ödediğiniz vergilerle Fransız televizyonlarında, uğruna yarım kaldığınız vatan hudutlarını hiçe sayan programlara finans sağladığını okursunuz. Aynı dillerin bundan pişmanlık duymadıklarını söylediklerini de okursunuz. Pamuk'ları, Dink'leri, okursunuz, Bizans çocuğuyum diyenleri duyar, Ali Kemallere tanık olursunuz, "Koçlar gibi satanları" görürsünüz. Türk Bayraklarının yakıldığını, görürsünüz. Başlarına çuvallar geçirilip aşağılanarak elleri arkalarından bağlanan Türk askerlerini görürsünüz.
Bu aşağılanmaya cevap verecek tankların motor seslerini, helikopterlerin kanat seslerini, piyadelerin intikam yeminlerini duymayı beklersiniz ama duyamazsınız. Onun yerine hainlerin cesetlerinin üstüne örtülen çaputlara "bayrak" diyenleri görürsünüz, "Uçaklarını çek", "Valiyi çek" diyen başkanları ve karşılarında kekeleyen riyaseti görürsünüz. Bu da yetmez Türk askerlerinin kendi mahkemeleriniz tarafından,"Çete" diye suçlandığını, yargılandığını görürsünüz.
Yok, yok bu da yetmez. Askere, polise, öğretmene ateş eden, yol kesip soygun yapan, köy yakan, okul yıkan, mayın döşeyen teröristlerin sadece, "Ben bir şey yapmadım" demelerinin esas kabul edilip, "suçsuz" sıfatıyla serbest bırakıldığını görürsünüz. Susanları, konuşması gerektiği halde susanları görürsünüz, konuşanlar her konuştuğunda, kekeleyenler her kekelediğinde ve susanlar her sustuğunda siz yeniden vurulursunuz, yeniden ölürsünüz her defasında.
Gövdenizden o toprağa akan kan, bu defa içinize akar, inandıklarınıza, uğrunda savaşarak kendi kanınızı akıtmak pahasına tertemiz tuttuğunuz değerlerinize akar.
Sizin kaya arkalarında, çalı diplerinde aradığınız ihanet gelir aklınıza, o mayınları yerleştiren eller gelir. Sorgulamaya başlarsınız: "Biz bu ihaneti doğru yerde mi aradık, kuyruğunda dolaştığımız yılanın başı, hep gözümüzün önünde miydi yoksa?" diye sorarsınız kendinize.
Onlara verilen maaşın sizin vergilerinizden ödendiğini, içinize sindiremezsiniz, uykularınız kaçar, neden bu vatanı sizin kadar sevmediklerini düşünürsünüz. Bu vatan onların da vatanı değil mi?
Onlar da, tıpkı benim gibi namusun ve şerefin üstüne yemin etmedi mi? diye sorarsınız kendi kendinize. Sinirlenirsiniz, üzülürsünüz, on beş yaşında bir askeri okul öğrencisi iken her adımda söylediğiniz, beyninize ve yüreğinize nakşettiğiniz sözler gelir aklınıza : "VATAN, SANA CANIM FEDA"
Geri kalan tüm hayatınızın ilk beş dakikası, böyle başlayacak işte ve hayatınız böyle devam edecektir. Son nefesinize kadar savaşacaksınız ihanetle, her şeye ve herkese rağmen, bu yolda ölene ya da bu ihaneti bitirene kadar.
Siz diyorum, çünkü bu vatan için bedel ödeyen insanların neler yaşadığını, neler hissettiğini, size rağmen ve sizin için neler yaptıklarını, neler yapabileceklerini bilin istiyorum. Okuduğunuz ya da televizyonda duyduğunuzdan daha fazladır yaşananlar. Yani aslında gazetelerin iç sayfalarındaki, minicik karelerde okuduğunuz; "...ili kırsalında teröristlerce döşenen mayının patlaması sonucu, bir güvenlik görevlisi yaralandı!" haberi aslında o kadar da kısa değildir.
Sizin, daha okuduğunuz gazetenin arka sayfasına geçerken unuttuğunuz, falanca mankenin otel odası maceralarına, ya da uyuşturucu komasından ölen oğluna "şehit" deyip Türk bayrağı örten kadının haberine ayırdığınızdan daha uzun zaman ayırmadığınız bu küçük haber, birileri için bir ömür boyu sürecek ve asla unutulmayacaktır. Ve siz unuttuktan sonra da başka birileri, "Ne için?" dendiğinde "Vatan için" diyecekleri fedakârlıkların size rağmen yapmaya devam edeceklerdir.
Sizin uyumuşluğunuza, duyarsızlığınıza rağmen, sizin rahatlığınıza, sizin vicdanlarınıza rağmen bu kahramanca fedakârlıklar ve bu ilk beş dakikalar yaşanmaya devam edecektir. Asla unutmayınız! Başınızın üstündeki egemenlik örtüsünün payandası kopan bacaklar, bedeli ise size rağmen bu vatan için akan kanlar, feda edilen canlar, sıcak yuvalarını, babalarının yüzlerini unutan küçücük çocuklarını düşünmeden vakfedilen hayatlardır.
Ne kadarını anlayabilirsiniz veya anlamak sizin umurunuzda mı bilmiyorum, ama birileri bunları yaşadı, birileri hala yaşıyor ve emin olun yaşlı dünya döndükçe, Türk vatanı ve Türk Bayrağı için birileri daha tüm bunları yaşayacak. Gördüğünüz gibi size bir hayli uzak bir yaşam biçimi bu. Masalarda oturup "aydınca" sohbetler etmeye hiç benzemiyor değil mi?
Bir an için bile olsa kendinizi onların yerine koyasınız diye "siz" diyerek yazdım, sizin onlardan biri olamayacağınızı biliyorum.
"Siz" kim misiniz?
Siz kendinizi çok iyi biliyorsunuz!
Biz de, biz de sizi çok iyi biliyoruz.
"Siz" de bilin ki biz asla unutmayacağız.
"VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN"