English French German Spain Italian Dutch Russian Portuguese Japanese Korean Arabic Chinese Simplified

Cerrah'a soruşturma

 

Hrant Dink'in ailesinin avukatı Fethiye Çetin, AİHM kararının gereği olarak cinayette ihmali olduğu öne sürülen dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler, Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ve Trabzon Emniyet Müdürü Razaman Akyürek'in de aralarında bulunduğu 30 kişi hakkında soruşturma açıldığını bildirdi.
Hrant Dink'in ailesinin avukatı Fethiye Çetin, AİHM kararının gereği olarak cinayette ihmali olduğu öne sürülen dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler, Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ve Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek'in de aralarında bulunduğu yaklaşık 30 kişi hakkında soruşturma açıldığını bildirdi. Basın mensuplarının sorularını cevaplandıran avukat Çetin, Dink cinayetine ilişkin AİHM kararı gereği cinayette ihmali olan İstanbul Valisi Muammer Güler, Cerrah ve Akyürek, Ali Öz yaklaşık 30 kamu görevlisi hakkında soruşturma açılması talep ettiklerini belirterek, bu taleplerinin savcılıkça kabul edildiğini ve yeni bir esas numarası verilerek dosya açıldığını kaydetti.
'Bu son derece iyi, olumlu bir gelişmedir'

Hrant Dink'in ailesinin avukatı Fethiye Çetin, cinayette ihmali olduğu öne sürülen kişiler hakkında başlatılan soruşturmayı olumlu bir gelişme olarak değerlendirip, ''Umarım bunun sonucu gelecek'' dedi. Duruşma sonrası gazetecilere açıklamada bulunan Çetin, AİHM kararının kesinleşmesinden sonra Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'nde bulunan ve Hrant Dink cinayeti soruşturmasını gerçekleştiren özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına bir dilekçe verdiklerini hatırlattı.
Çetin şunları söyledi: ''O dilekçede dedik ki, 'AİHM kararı gereğince dilekçemizde yazılı kamu görevlileri hakkında yeni soruşturma açılması lazım. Ve görevsizlik kararı vermeyin. Bu soruşturmaları 4483 sayılı yasaya göre yapmayın. Çünkü AİHM bu konudaki engeli ortadan kaldırmıştır ve bu kişilerin suçları esasen sizin görevinize girmektedir. Yani özel yetkili ağır ceza mahkemesinin görevine girmektedir, bu dosyayla ilişkilidir. O nedenle bu soruşturmayı siz yürütün.' Savcılık bu aşamada her zaman yaptığının aksine görevsizlik kararı verip dosyayı göndermeyip, burada ayrı bir soruşturma dosyasıyla, bu soruşturmayı yürütüyor. Şu andaki yeni gelişme budur. Yani aralarında Celalettin Cerrah'ın da, Ali Öz'ün de, Ramazan Akyürek'in de bulunduğu toplam 30 civarında kamu görevlisi hakkında soruşturma savcılıkça yürütülüyor. Bunun için de Muammer Güler de var, Ergun Güngör de var''.
Bir gazetecinin, ''Siz bekliyor muydunuz bu soruşturmayı?'' sorusu üzerine Çetin, ''Biz bekliyorduk. O yüzden de dilekçemizi savcılığa sunmuştuk. Ve sadece 'AİHM kararı uygulansın' dediğimiz için bu konuda umutluyduk ve gerçekten savcılık bu soruşturmayı başlatmış'' dedi. Çetin, ''Bugün duruşmada mı öğrendiniz soruşturmayı?'' şeklindeki sorusuna da, ''Evet şu anda ayrı bir soruşturma dosyasıyla bu soruşturma yürütülüyor. Bugünkü taleplerimiz arasında yine kamu görevlilerini ilgilendiren taleplerimiz vardı. Savcı bey bu taleplerimizi de, kamu görevlilerini ilgilendiren talepleri de o dosyaya iletilmesi gerektiği konusundaki görüşünü bildirdi. Bu son derece iyi, olumlu bir gelişmedir. Umarım bunun sonucu gelecek'' diye cevap verdi.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmaya, tutuklu sanıklardan Erhan Tuncel ve Yasin Hayal ile tutuksuz sanık Salih Hacı Salihoğlu katıldı. Duruşmada, Hrant Dink ailesinin üyeleri ile avukatları da hazır bulundu. Duruşmayı CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, BDP İstanbul Milletvekili Ufuk Uras ve eşi, gazeteciler Oral Çalışlar, Ali Bayramoğlu ve Yıldırım Türker ile Paris ve Brüksel barolarından avukatlar da izledi.
Duruşma, Mahkeme Heyeti Başkanı Rüstem Eryılmaz'ın dosyaya konulması için gönderilen yazıları okumasıyla devam ediyor. Tutuklu yargılanan Ogün Samast'ın dosyası geçen celse, 6008 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun gereğince ayrılarak, görevsizlik kararıyla Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmişti.

Beşiktaş'ta bir grup, protesto gösterisi yaptı
Hrant Dink davasının 16. duruşması öncesinde Beşiktaş'ta bir grup, protesto gösterisi yaptı. Dolmabahçe Sarayı önünde toplanan ve ellerinde ''Dört Yıldır Yüzleri Yürekleri Yok'' yazılı pankart taşıyan grup, çeşitli sloganlar atarak, Beşiktaş Meydanı'na kadar yürüdü.
Burada grup adına bir açıklama yapan Yavuz Bingöl, Hrant Dink cinayetinin dört yıldır yeterli şekilde soruşturulmadığını öne sürerek, ''Hükümetin bu cinayetin sahiden aydınlatılması için parmağını oynatmaya niyeti yok'' dedi. Bingöl, ''Cinayetin yolunu açan, buna yardım eden, katili kahraman yapmaya çalışan, soruşturmayı karartmak için düzmece rapor düzenleyen devlet görevlileri soruşturulmasın, yargılanmasın diye hala herkes seferber. Bunların başında da yargı var'' diye konuştu.
Hrant Dink'in eşi Rakel Dink ve öldürülen Savcı Doğan Öz'ün eşi Sezen Öz'ün de aralarında bulunduğu grup, daha sonra sloganlar eşliğinde duruşmanın yapılacağı Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi önüne geldi. Gruptan bazıları, duruşmayı izlemek üzere adliye binasına girdi. Diğerleri ise bir süre slogan attıktan sonra dağıldı.
Duruşma

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni iken öldürülen Hrant Dink'le ilgili, 2'si tutuklu 19 sanık hakkında açılan davanın dosyasının, esas hakkındaki görüşünü bildirmesi için cumhuriyet savcısına gönderilmesine karar verildi. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada, tutuklu sanıklardan Erhan Tuncel'in talebi gereği telefon görüşmeleriyle ilgili HTS raporlarının Telekomünikasyon İletişim Başkanlığından (TİB) mahkemeye gönderildiği tutanağa geçirildi. Hakkında duruşmaya zorla getirilme kararı verilen tanık Mesut Kadri'nin Yunanistan'da olduğunun tespit edildiği, Türkiye'ye giriş yasağı olması nedeniyle mahkemeye çıkarılmadığı da tutanağa geçirildi. Duruşmada söz alan Dink ailesinin avukatlarından Fethiye Çetin, cinayetle ilgili olarak gazeteci Nedim Şener'in ''Kırmızı Cuma'' ve Adem Yavuz Arslan'ın ''Bir Ermeni Var'' adlı kitaplardan alınan bazı bölümleri, dava dosyasında bulunmadığı ve araştırılmadığı gerekçesiyle araştırılması için mahkemeye sundu.
Hrant Dink suikastı soruşturmasına 2007/972 no'lu soruşturma dosyasıyla devam edildiğini ve cinayetle ilgili yeni bulguların bu dosya üzerinden araştırıldığını belirten Çetin, 25 Ekim 2010 tarihli duruşma sonrasında yaşanan gelişmeler, kimi yayınlar ve iddialarla delil sayılabilecek yeni bulguların ortaya çıkması nedeniyle araştırma yapılmak üzere İstanbul Cumhuriyet Savcılığına bu yeni bulguların iletilmesini ve savcılık soruşturmasının akıbetinin sorulmasını talep etti. Çetin, soruşturmanın hazırlık sürecinde adı geçen Ergenekon davası tutuklu sanığı Kemal Kerinçsiz'e ait iki telefon kaydının bu davayla ilgisi olabileceği kuşkusunun yüksek olması nedeniyle Ergenekon davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nden istenerek görüşme yoğunluklarının araştırılmasını talep etti. Çetin, Ergenekon davası sanıklarından Hurşit Tolon'da bulunduğu iddia edilen Türkiye'de yaşayan azınlıklar ve vakıflarına ilişkin ''gizli'' ibareli dokümanlar ile ''misyonerlik'' isimli slayt sunumlarının da bu davayla ilgisi olabileceğini belirterek, aynı mahkemeden istenilmesini, içeriğinin araştırılmasını istedi.
Hrant Dink cinayeti sırasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürü olarak görev yapan ve suikast soruşturmasını yürüten Selim Kutkan'ın herhangi bir suç kapsamında herhangi bir örgütle ilgili teknik takibe takılıp takılmadığının, takılmışsa bu bilgi ve görüşmelerin detayının, görevinden alınıp alınmadığının, alınmışsa nedeninin araştırılmasına, görev yürüttüğü sırada Başbakanlık Teftiş Kurulu müfettişlerinin görevlerini yapmalarına zorluk ve engel çıkarıp çıkarmadığının tespitine karar verilmesini talep eden Çetin, bu hususların araştırılmak ve soruşturulmak üzere İstanbul Cumhuriyet Savcılığının devam eden soruşturma dosyasına eklenmesini istedi.
Avukat Çetin, Genelkurmay Başkanlığına yazı yazılarak, istihbaratçı olarak görev yapan Erbay Çolakoğlu'nun 2006 yılında Trabzon'da misyonerlik, Pontusculuk ve azınlıklar konusunda yürüttüğü çalışmaların hangi kapsamda ve hangi görev tanımına bağlı olarak yürütüldüğünün ve MİT Müsteşarlığına da sanıkların ifadelerinde adı geçen İhsan Kasap'ın geçmişte veya halen MİT için çalışan bir muhbir olup olmadığının, Dink cinayeti sırasında görevde olan MİT Trabzon Bölge Başkanı'nın hangi tarihte ve hangi gerekçeyle görevden alındığının sorulmasını da talep etti.

AİHM kararının uygulanması ve davaları birleştirme talepleri

Avukat Arzu Becerik de 14 Aralık 2010'da verilen yaşam hakkının ihlali ve cinayet önleminin alınmaması ile kamu görevlilerine açık sorumlulukların atfedildiği AİHM kararının Türkiye'nin itirazda bulunmaması nedeniyle kesinleştiğini ve bu nedenle Avrupa Konseyi tüzüğü, anayasanın 90. maddesi ve uluslararası sözleşmeler gereği bu kararın uygulanması gerektiğini söyledi. Daha önce kamu görevlileriyle ilgili çok defa başvuruda bulunduklarını ve her seferinde bu taleplerinin reddedildiğini belirten Becerik, şimdi ellerinde mahkeme kararı olduğunu ve bu karara mahkemenin, siyasi iradenin ve gerekirse meclisin uymak zorunda olduğunu savundu.
Dink ailesinin avukatlarından Bahri Belen de söz konusu AİHM kararının tüm sanıkların tek davada yargılanması gerektiğine işaret ettiğini ve bu tek dosyada yargılamanın da davanın aydınlamasını sağlayacağını belirterek, dönemin Trabzon İl Jandarma Alay Komutanı Ali Öz ile ilgili Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi ve Trabzon 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde açılan davaların bu dava dosyasıyla birleştirilmesini talep etti. Belen, böylece daha doğru sonuca ulaşılacağını öne sürdü.


Tuncel'in avukatı

Tutuklu sanıklardan Erhan Tuncel'in avukatı Erdoğan Soruklu ise müdahil avukatlarının davaların birleştirilmesi ve soruşturmanın genişletilmesi talebinin kabul edilmesi gerektiğini belirterek, böylece müvekkili Erhan Tuncel'in suçsuz olduğunun ortaya çıkacağını savundu. Tuncel'in basın yönlendirmesi ve kamuoyu baskısı sonucu azmettirici olarak gösterilmesi nedeniyle tutuklandığını, cinayetin işlenmesinde rolü çok daha üstün olan diğer sanıklar tahliye edilmesine rağmen Tuncel'in kamuoyu baskısı nedeniyle tahliye edilmediğini ve tutuklu olarak olarak 4 yılını tamamladığını belirten Soruklu, Tuncel'in tahliye edilmesini istedi.
''Erhan Tuncel soruşturmada gerçeğin ortaya çıkmasının engellenmesi için seçilmiş bir kurbandır'' diyen Soruklu, cezaevinde can güvenliğinden endişelenen Tuncel'in tutukluluk koşullarının düzeltilmesini talep etti. Sanık Erhan Tuncel de Mahkeme Başkanı Rüstem Eryılmaz'a yönelik ''Göreviniz hayırlı olsun'' cümlesiyle başladığı konuşmasında, avukatının savunmasına katıldığını ve avukatıyla birlikte Devlet Denetleme Kurulu'yla ilgili dilekçeyi mahkemeye sunacaklarını söyledi. Söyleyecekleri sorulan tutuklu sanık Yasin Hayal de talebi olmadığını kaydetti.

Mahkemenin ara kararı
Taleplerle ilgili görüşü sorulan Cumhuriyet Savcısı Mustafa Çavuşoğlu, Dink ailesi müdahil avukatlarının davaların birleştirilmesi yönünde talepleriyle ilgili takdirin mahkemeye ait olduğunu belirtti. Yeni soruşturma açılması yönünde taleplerle ilgili de görüşünü açıklayan ve Dink cinayetinde ihmali olduğu iddia edilen kamu görevlileriyle ilgili 2010/192 numarayla yeni soruşturma dosyası açıldığını belirten Çavuşoğlu, kamu görevlilerine ilişkin bilgi ve belgelerin bu dosyada değerlendirilmesine karar verilmesini talep etti. Mahkeme heyeti, tutuklu sanıklar Erhan Tuncel ve Yasin Hayal'in kaçma şüphesinin devam etmesi, kuvvetli suç şüphesini gösteren olgu kriterinin mevcut dosyada devam etmesi ve koruma tedbirlerinin yeterli olmayacağı kanısı nedeniyle tutukluluk hallerinin devamına karar verdi.
Heyet, Dink cinayetiyle ilgili olarak AİHM'in verdiği kararın uygulanmasının zorunluluğundan bahseden ve bir kısım kamu görevlileri hakkında Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi ile Trabzon 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam eden dava dosyalarının bu dava dosyasıyla birleştirilmesi taleplerini ''dosyanın geçirdiği safahat, geldiği aşama, birleştirmenin dosyaya önemli yenilik getirmeyeceği, yargılamanın uzamasına sebebiyet verebilecek olması ve bir kısım görevlilerle ilgili başlatılan soruşturma da göz önünde bulundurularak'' reddine karar verdi.
Hrant Dink soruşturmasının devamı niteliğinde bulunan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2007/972 ve 2007/890 sayılı soruşturmalarının geldiği aşamadan mahkemeye bilgi verilmesi için yazı yazılmasına hükmeden heyet, Türkiye'ye girişi yasaklanan Yunanistan'daki tanık Mesut Kadri'nin dinlenilmesinden vazgeçilmesine hükmetti. Tutuklu sanık Erhan Tuncel'in adliye nezarethanesinde bulunduğu yerde bıçak bulunmasıyla ilgili olarak cumhuriyet başsavcılığınca ne tür işlem yapıldığının sorulmasını ve soruşturmanın genişletilmesi talebi olmadığı takdirde esas hakkında mütalaasını yazması için dosyanın cumhuriyet savcısına gönderilmesini kararlaştıran mahkeme heyeti, duruşmayı 28 Mart 2011'e erteledi.

HELALLEŞELİM ARTIK!

 

 

Ortadoğu’yu dalga dalga saran isyanın ardından gözler bölgede… Kim ne yapıyor tam bir şey söylemek mümkün değil. Olayların şimdiye kadarına bakıldığında bir halk hareketi gibi görünüyor. Ancak Amerika’nın bu işlere tam müdahil olma isteği kafaları karıştırıyor. Bop(Büyük Ortadoğu Projesi ) ile bölgeye demokrasi getiremeyen ABD bu isyanı kendi lehine çevirmek istiyor. Ancak ayaklanmalar ABD destekli mi? Yoksa halkın kendisini mi? bu sorulara yanıt aranıyor. Sonuç bölgenin ve Dünyanın kaderini etkilemeyecek ve herkes bunun farkında…

Bölgede son durumla ilgili yapılan açıklamalar için gözler Akp iktidarındaydı. Taki Amerika açıklama yapana kadar konuşmamayı tercih etti hükümet. Sonuçta Amerika’nın bölgede istediği talepleri onayladığını söyleyen Erdoğan tarihin notları arasına girecek o açıklamayı yaptı. Ajanslardan geçen o bölümü aynen yazıyorum.

”Müslümanlar olarak hepimizin gideceği yer, 2 metreküp çukurdur. Hoca Efendi gelip şunu söylemeyecek; ‘Cumhurbaşkanı, Devlet Başkanı, Başbakan, bakan niyetine demeyecek. Trilyarderlere sesleniyorum; trilyarderler niyetine demeyecek. Ya? ‘Er kişi niyetine’, ‘hatun kişi niyetine’ diyecek. Seninle beraber gelen sadece kefen olacak, başka bir şey gelmeyecek. Hem vicdanımızın sesine, hem de halkımızın sesine, onların ya hayır duasına veya bedduasına hazır olalım. Onun için diyorum; halkın haykırışına son verecek insani taleplerine kulak verin, kulak verelim. ”

Ahhh dünya… İslam inanışına göre hak ettiği kadar değer vermek lazım. Doğru söylüyor Başbakan tamamına katılmamak ne mümkün… Yine inancımıza göre uyarmak lazım dünyada yaptıkları hatalardan dolayı din kardeşlerimizi vakit çok geç olmadan. Onu da doğru yapıyor bence Erdoğan. Bende bir Başbakan olarak değil, Bakan olarak değil, Devlet başkanı olarak değil, bir trilyoner değil, ( kendi deyimiyle)bir din kardeşi olarak uyarmak istiyorum izin verirlerse. Bizde aynı kitaptan aldık bu mesuliyeti yerine getirmek lazım görevi. Çünkü maddiyatına değer verme ama ne yaparsan bu dünyada yaparsın sonrasında zaman çok geç olur. Öyle diyor alimler onlardan öğreniyoruz. Helalleşmek öbür tarafa kaldı ise çok yazık çok çetin olur diye söylüyorlar.

Torba yasa eylemi için Ankara’da işçiler… Erdoğan’ın AKP grubunda yaptığı yukarıdaki veciz ifadeleriyle Akp’ye uyarıları var o işçilerin. Hemde “Tayyip sonun Mübarek olsun” sloganlarıyla…Emek ekmek yaşam bu kadar sıkıntılı bu kadar gergin olmamıştı hiçbirimiz için. Ayakta durmak bu kadar acı vermemişti… İşsiz kalmak bu kadar üzmemişti hiç kimseyi… Bölünmekten korkmamıştık bu kadar…

Yine inanç dünyamızdan örnekler var bizim hayatımızda… İktidar sahibi zengin halk fakir ise orada sorun var diyor alimler, tam tersi ise mutluluk verir diye de ekliyorlar… Birde adaletin olmadığı yerde yerin altı üstünden daha iyidir diyorlar… Yani adalet lidere değil, lider adalete tabi olmalıdır diye ekliyorlar…

Yahu gelin artık bu BOP’tan adaletsizlikten vazgeçin de daha vakit varken helalleşelim…
 
Can Karadut

İşçi Partisinden CHP'ye Mesaj

İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Av. Ceyhan Mumcu, “CHP bizim mesajlarımızı doğru algılarsa, çok sağlıklı sonuçlara gideceğimizi hepiniz taktir buyurursunuz. Ama anlamadığı taktirde ve emperyalizmin CHP üzerinde oyunlara teslim olduğu halde o zaman başka çözümler aramak zorunda kalacağız” dedi.

Antalya’nın Alanya İlçesi’nde İşçi Partisi ve Yeni Parti Alanya İlçe Teşkilatı tarafından “Çöküşü Durdurmak İçin Ne Yapmalı?” adlı panel düzenlendi. Alanya Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifi Salonu’nda düzenlenen panele Prof. Dr. Yalçın Küçük, İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Av. Ceyhan Mumcu ve Emekli Tümgeneral Osman Özbek katıldı.

İP Genel Başkan Yardımcısı Av. Ceyhan Mumcu, İşçi Partisi’nin CHP ile ortak değerleri olduğunu söyledi. Cumhuriyetin temel ilkesini ve ayakta tutan yapısını savunmak iddiası ve görevinde olduklarını belirten Mumcu, “Bu konuda CHP ile ortak değerimiz var. Cumhuriyetimizi kurtarmak ve kollamak görevimiz var. Biz kendi kurultayımızda, geçmiş eylem ve söylemlerimizi değerlendirip, öz eleştirisini yaptıktan sonra bir sonuca vardık. 2006 daki kurultayımızda bu sonucu açıkladık. O kurultayın divan başkanı olmak bana aitti. Türkiye’nin her yerinden gelen 1800 İşçi Partisi delegesinin çok büyük çoğunluğu, Türkiye’nin çıkışının Kemalist devrimin tamamlanması olduğunu söyledi. ve ben kapanış konuşmamda ‘Akdeniz’e giden 2 nehir bir yerde birleşti’ dedim. Birisi rahmetli Hasan Yalçın nehridir. O, 68 solculuğu, sosyalist devriminin onurlu önderlerinden biriydi. Bundan evvelki kurultayımızın adı Hasan Yalçın kurultayıydı. Benim divan başkanı olduğum kurultay da, şimdi Osman Özbek gibi, rahmetli Kurmay Albay Suphi Karaman kurultayıydı. Hasan Yalçın nehri ile Suphi Karaman nehrinin birleşmesi o denize ulaşmaktır. Bu bakımdan CHP’deki gelişmeler en az CHP kadar bizi de çok yakından ilgilendiriyor. Söylediğimiz sözler onlardan oy çalmak için olmayıp, olması gereken konusunda uyarı görevimizi yapmak içindir. CHP bizim mesajlarımızı doğru algılarsa, çok sağlıklı sonuçlara gideceğimizi hepiniz taktir buyurursunuz. Ama anlamadığı taktirde ve emperyalizmin CHP üzerinde oyunlara teslim olduğu halde o zaman başka çözümler aramak zorunda kalacağızö dedi.

BAKAN DAVUTOĞLU’NA ‘AĞABEY’ ELEŞTİRİSİ

Emekli Tümgeneral Osman Özbek ise konuşmasında şunlara yer verdi, “Bir ülkenin dışişleri bakanı, postal yalayıcısı denen bir aşiret başkanına, Barzani’ye ‘ağabey’ der mi? Avrupa’da herhangi bir şekilde böyle bir aşiret reisine ‘ağabey’ diyen bir kişi dışişleri bakanlığında kalabilir mi? Geçen gün dışişleri bakanına Hollandalı bir gazeteci soruyor. Soru şöyle: “Siz totaliter bir partiden gelen birisi olarak şu işe ne diyorsunuz?ö. Yani sayın Davutoğlu’nun partisine totaliter parti diyor. Davutoğlu da kızıyor. Ben söylesem hemen yargıya başvurur. Hollandalı gazeteciye bakalım ne yapacaklar? Hollanda’daki gazeteci, Türkiye’deki partinin adını koyuyor.”

Panelde konuşmacı olarak katılan Prof. Dr. Yalçın Küçük ise, “Sovyetler Birliği’nin teknolojisi çok iyiydi. Sovyetler Birliği, Komünist Partisi yöneticilerinin sosyalizme olan inancını kaybetmesinden dolayı yıkıldı. Türkiye bugün çöküyorsa, Kemalistlerin, Kemalizm’e ihanetinden dolayı çöküyor.” şeklinde konuştu.

YÜCE ATATÜRK’E MEKTUBUMDUR…

Kurduğun çağdaş, laik Türkiye Cumhuriyeti, – bugün yıkmaya çalışanlar olsa da- hâlâ dimdik ayaktadır. Gün geçtikçe, “Söylev”ini yeniden okudukça, gözümüzde dağlar gibi büyüyorsun Mustafa. Kemal’im! Bugüne dek tanımaya, anlamaya, çalıştığımızdan çok daha büyük bir lider olduğunu, şimdi daha iyi anlıyor insan.
Orduları dağıtılmış, silahı elinden alınmış; yokluk ve yoksulluk içine düşmüş bir ulusun başına geçtiğin günlerde sana; “düşman çok” dediler, “varsın olsun” dedin. “Ordumuz yok” dediler, “kurulur” dedin. “Silahımız ve paramız yok” dediler, “bulunur” dedin. Ordularıyla geldiler üstümüze, “geldikleri gibi de giderler” dedin.
Dediklerin hep oldu Gazi Paşam. Üzerindeki tüm rütbeleri söküp atarak halkınla bütünleştin ve düşmanı yendin. Kaçanlar kaçtı, kalanları bağrına bastın. Gelibolu’da ölen Anzaklar için öyle bir laf ettin ki; akıl süzgecinden geçmiş böyle bir sözü, daha hiç bir lider söylememiştir!
Ümmet toplumundan yepyeni bir ulus yarattın. Efendiye kul köle olan halkını, özgür birey olmanın onuruyla taçlandırdın. Yakılmış yıkılmış bir imparatorluğun külleri üzerinde çağdaş bir devlet kurdun ve adına “Cumhuriyet” dedin.
Dedin demeğe de… Bunca yeniliği, değişimi ve onca Devrimi 15 yıla nasıl sığdırdın, işte asıl biz buna şaşıyoruz be “Sarı Saçlım!..”
“On yılda on beş milyon genç yaratmıştın ya hani her yaştan… Demir ağlarla örmüştün ya Anayurdu dört baştan…” “Dâhili ve harici bedhahlar” bugün birlik olmuş, altını oyuyorlar kurduğun Cumhuriyetin! İnan, içimiz yanıyor Mustafa Kemal’im, yüreğimiz sızlıyor!
Ölümünden bu yana şer güçler, cahil cesareti göstererek karşı atağa geçtiler. Çok büyük umutlarla açılan Köy Enstitülerini kapatarak, yerlerine öte dünya okulları açtılar. Çığ gibi mahalle mektepleri türedi yurdun dört bir yanında.
Devlet kadrolarını ele geçirmeyi hedeflemişlerdi. Düşündükleri aynen gerçekleşti. Bu yeni insan modeliyle yetişen çocuklar, tarikatlara da kapı kulu oldular, oralardan beslendiler.
Önceleri masumca, ama sinsice başlattıkları bu karşı duruş, çeyrek asırda karşı devrime dönüştü ve Laik Cumhuriyetimizin karşısına dikildiler.
***
Seninle aynı yüzyılda dünyaya yön veren liderlerin hepsi de göçüp gittiler bu dünyadan. Almanya’da Hitler nazizm adına, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franko faşizm adına kaç milyon insanın ölümüne neden oldular. Kimini kurşuna dizdiler, kimini fırınlarda yaktılar.
Batılı, kafatası ölçümleriyle insanları fırınlara atarken, senin genç Cumhuriyetinde yurttaşlık öğretisiyle, eğitim seferberliği yaşama geçiriliyordu. Bu faşist liderler, Avrupa’da devlet töreniyle meydanlarda kitaplar yakarken; sen Batı klasiklerini dilimize çevirtip Anadolu bozkırında kütüphaneler kuruyor ve bilgiye susamış aç insanlara kitap sunuyordun.
Kurdukları faşist rejimlerin bin yıl süreceğini zanneden Avrupa’nın o diktatörleri tarihe kanla, barutla yazılırken; insanlığın ve o affetmez tarihin nefretini kazandılar. Resimlerini duvarlardan, heykellerini parklardan kaldırdılar. Ama senin heykellerin Mustafa Kemal’im, giderek çoğaldı.
Anadolu’nun en ücra köylerinde, ya heykellerin dikildi alanlara; ya büstlerin süsledi salonları. Köy kahvelerine, mahalle bakkallarına, gecekondulardaki en izbe evlerin duvarlarına önce senin resimlerin asıldı hep… Hiç bir zorlama olmadan, baskı da görmeden üstelik…
Gelincik tarlası gibi süslediğimiz balkonlarımızda ayyıldızın tam ortasında o kalpaklı resmin yer alırken, içimizdeki Kuvva-yı Milliye ateşi yeniden alevlendi.
Bir zarfın üzerine yapıştırdığımız pulu, dilimizle ıslatırken seni öptük. Cebimizdeki her kuruş paranın üstünde, senin resimlerin yer aldı.
Parklara, bahçelere, caddelere, mahallelere, sergi saraylarına, okullara, salonlara, hava alanlarına, spor yarışmalarına, denizdeki gemilere, limanlara, gökteki uçaklara, dağ-bayır diktiğimiz ormanlara adının verilişinin, derin bir anlamı yok mudur Mustafa Kemal’im?
Kitaplara ad, bilimsel çalışmalara konu oldun. Yüzlerce, binlerce kitap yazıldı adına. Askeri, siyasi, yenilikçi çağdaş araştırmacı yazarlara tez konusu oldun.
İçimizdeki sevgin dizelere döküldü, şiir oldu. Dillerde türkü, oyunlarda “Atabar” oldun. Yüreklerimizdeki sevgin dışa vurdu; yakalarda rozet, boyunlarda kolye oldun. Bayrak oldun miniklerin ellerinde…
Tutkuya dönüşen böylesi bir sevgi, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir Gazi Paşam!..
Yüreklerimizdeki sevgin bir çağlayana dönüştü. Dağlardan yuvarlanan kar yumağı gibi giderek büyüdü içimizde. Sınırlarımızın da ötesinde “Time Dergisi” ne kapak oldun. “Yüzyılımızın yetiştirdiği en büyük insan ”ortak noktasında kesişti sana oy verenler.
Hiç bir ülkenin ayağına gitmedin, onlar sana geldiler hep. Dimdik durarak onurunu korudun ülkemizin. Dilimiz, seninle kavuştu gerçek kimliğine ve türkü söyler gibi konuştuk o güzel Türkçemizi.
Dünya, “Atatürk” adıyla duydu “Türk”ün adını. Ulusal kimliğimizi de sen kazandırdın bize. O nedenle; “Ata” bildik seni, “Türk’ün atası” dedik; “Atatürk” olarak kazıdık yüreğimize.
***
Sen ey Gazi Kemal! “Ben bitaraf değilim, ben bir taraftayım. Cumhuriyetten, uygarlıktan, çağdaşlıktan, kültürden ve insanlıktan tarafım” demiştin ya…
Senin yokluğunu fırsat bilenler, yaptıklarını birer birer yıkıyorlar Mustafa Kemal’im. Halkına düşman, ordusuna, yargısına, üniversitesine düşman; bilime, aydına ve aydınlanmaya düşman öyle bir nesil türedi ki bu son yıllarda…
Köylüsünden çiftçisine, esnafından, memuruna, emeklisine herkese yalan söyleyip halkını sefalete terk edenler, onları esarete sürüklemenin de ince hesabı ve gayreti içindedirler.
Çok sıkıntılı günlerden geçiyoruz be Gazi Paşam, çook!.. Mazlumu oynayarak yönetimi eline geçirenler. Kendilerine muhalif ne kadar aydın varsa tıktılar içeriye.
Demokrasiyi özümsememiş politikacıların; çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen kimi yazarların ve yöneticilerin, ülkemizi ne hallere getirdiklerini, Anıtkabir’den başını kaldırıp bir görsen, bir görebilsen Mustafa Kemal’im: “Nerede benim çizmelerim?” der miydin yeniden?..
*
Söylev’inin sonunda Cumhuriyeti emanet ettiğin Türk gençliğine seslenirken, bazı kuşkuların vardı ya hani… Onlar hep gerçek oldu be Gazi Paşam. Cumhuriyet kazanımlarımız bugün öylesine zor günlerden geçiyor ki söylemeğe dilim, yazmaya yüreğim elvermiyor!
“Memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, aynen dediğin gibi aymazlık ve ihanet içindedirler. Kendi kişisel çıkarlarını emperyalistlerin siyasi çıkarlarıyla birleştirerek” bir babanın mirasyedi çocukları gibi, Cumhuriyetimizin 90 yıllık birikimlerini parsel parsel “babalar gibi” sattılar. Sen bu ülkenin hiç bir şeyini satmadan Osmanlı’nın birikmiş borçlarını da ödemiştin. Bunlar, Cumhuriyet kazanımlarını, ulûfe dağıtır gibi ya yandaşlarına peşkeş çektiler, ya da yabancı şirketlere sattılar be Paşam. Sevr’i yeniden gündeme getirerek, Lozan’da koparamadıklarını birer birer alıyorlar elimizden. Bir kaç kanalla, birkaç gazetenin dışında ne kadar yayın organı varsa, tüm bu olup bitenler karşısında üç maymunları oynuyorlar ve suskun kalmayı yeğliyorlar, iyi mi? Herkesin, dördüncü güç olarak bildiği basın, -ister inan ister inanma- şimdilerde birilerinin gücü olmuş. Cumhuriyetimizin vazgeçilmez değerlerine veryansın ediyorlar.
Biz sahip çıkamadık kurduğun Cumhuriyete, koruyamadık eserini… “Bağışla bizi!..” demeğe de dilim varmıyor, yüzüm tutmuyor. Huzuruna çıkarken, başımız neden önde dersin? Utanıyoruz senden be aydınlık yüzlüm, inan utanıyoruz!
“Bir görsen, kara böcüler nasıl da sardı dört bir yanımızı. Önce sokakları, üniversiteleri, sonra da makamları işgal ettiler” desem, bilmem inanır mısın?
80’li yıllardan bu yana “yapay bir sorun” olarak üniversite kapılarını zorlayan türban, bugün ilköğretimin de kapısından içeriye adımını atmıştır. Danıştay’ın, Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin açmadığı kapıları, bazı işgüzar il ve ilçe eğitim müdürleri açmayı başardı. Bir delinin kör kuyuya attığı taşı, kırk akıllı çıkarmaya çalışsa da, ne taş çıkarılabiliyor, ne de kuyunun üstü kapatılıyor. Oralardan beslendikleri için işlerine öyle geliyor. Özlemini duyduğun çağdaşlaşma yerine, türbanla yatıp türbanla kalkıyor ve gericiliğin kör karanlığında bocalayıp duruyoruz be Paşam!
Yeni bir moda yarattılar bu son yıllarda. Seni sevmeme modası… Humeyni’yi bile senden daha çok seven sıkma başlar, mandacılığı bağımsızlığa tercih edecek kadar da ileri götürdüler işi. Daha on yıl öncesi sana dil uzatmaya cesaret bile edemezken, şimdilerde öylesine şımardılar ki… “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” demiştin ya…Atatürk karşıtlığı; “özgürlükten yana, demokrat” olmakla eş anlamda sayıldı günümüzde, biliyor musun Gazi Kemal’im .
“İzindeyiz” dedik yıllarca. Yolunda yürümeye söz verdik. Ama bu yol hangi yol ve bu iz’den nasıl gidilir, bilemedik Atam. “Ulemaya soralım” diyenler bile, Atatürk’ün yolundan, gittiklerini söylüyorlar, bu nasıl şey böyle, şaştık kaldık doğrusu!
***
İnsanlık tarihinin kirli sayfaları kanla barutla yazıldığı tarihlerde; vahşet ve dehşet birlikte sahnelenmişti dünün kıta Avrupa’sında. Batı, kör karanlığın kuyusunda debelenip dururken, senin ülkende aydınlanma devrimleri bir bir yaşama geçiriliyordu. İnsanlarımız, bin yıllık tebaalıktan, “özgür birey” olma düzeyine yükselmenin onurunu yaşadılar. Özellikle de kadınlarımız, senin sayende insan olmanın bilincine vardılar.
Şimdi, ne oldu da seksen yıl sonra kendilerine tanınan bunca haklara karşın, kadınlarımız türbana takılıp kaldılar. Bu ülkenin türbandan başka hiç bir derdi ve sorunu yok mudur Allah aşkına? Çağdaş olmayı hedeflemiş Cumhuriyet Türkiye’sine yakışıyor mu, şu yolda sokakta gördüklerimiz?
Hangi kanalı açsan, çağ dışı kalmış acayip kılıklı birileri çıkıyor karşına. Bu ülkenin Devrim Yasaları varken, nerede ne giyileceğini yazan kılık kıyafet yönetmelikleri yokmuş gibi, tutturmuşlar; “türban da türban…”
Hiç bir devirde hiç bir zaman, Anadolu kadınının başörtüsü olmamış olan bu acayip kılıkla bugün, sadece başlarını değil, bilimin ve gerçeklerin de üzeri örtülmek istenmektedir, bu böyle biline.
Sırtında mermi taşıyan Kara Fatmalara, Nene Hatunlara ve Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana kendini yurduna adamış, kimliğini ve kişiliğini kanıtlamış o aydınlık yüzlü, çağdaş Türk kadınına ne oldu böyle?
İki şey akla geliyor:
Ya kendilerine sağlanan bu haklar bol geldi kadınlarımıza, ya da hak etmemişlerdi böyle bir şeyi.
21. yüzyılda bile, çağdaş olabilmeyi, çağın gereği gibi yaşamayı, yoksa ulus olarak biz hak etmemiş miydik?
“Ben, özgür birey olarak yaşamak istemiyorum. Birilerinin kulu kölesi olmak benim tercihimdir, ben öyle yaşamak istiyorum. Benim özgürlük anlayışım bu” diye, yıllarca ayak diretmeleri, başka nasıl açıklanabilir ki…
Toplum mu yolunu şaşırdı, biz mi yanlış yoldayız, bilemedik. Bir yol göster bize Gazi Paşam. Gittiğin yerden ses ver. Kurtar bizi içine düştüğümüz şu karanlıktan.
*
Bu geri gidişte en büyük suçlu, yıllarca nabza göre şerbet veren oy peşindeki o çirkin politikacılardır. Dört yılda bir önümüze konan sandıklarda oy kullanmayı “demokrasi” olarak bellettiler bize. Nasıl sayıldığı bile belli olmayan sonuçlarla iktidara sahip olanlar; kuvvetler ayrımını hiçe sayarak, yüksek yargıyı da kendilerine bağladılar. Bir tek yargı kalmıştı, onu da ele geçirdiler. Gidiş hiç de iyi değil Kemal’im, tünelin ucunda da bir ışık görünmüyor.
*
Hani sen: “İktidara sahip olanlar; gaflet ve dalalet, hatta ihanet içinde olabilirler.” demiştin ya, işte şimdi tam o noktadayız. Her şey işaret buyurduğun gibi… Kuşkulanmakta ne denli haklıymışsın Paşam… Ülkemizi siyasiler mi, yoksa cemaatler mi yönetiyor, bilemedik… Bırakıp gittiğin noktadan çok daha gerilerdeyiz. Bu noktaya gelmemizde, ulusça suçumuz büyük be Gazi Kemal’im.
İki poşet makarnaya, elde kalmış kurtlu mercimeğe, pirince, beş on torba kömüre oyunu satanlar var bu ülkede, neylersin…Ülkemiz hiç de iyiye gitmiyor be Gazi Paşam, gitmiyor!..
. Fırsat kollayıp ortamını buldular ya, içlerindeki 90 yıllık kini kusuyorlar. Kimden cesaret alıyor, kimlere güveniyorlarsa, öyle de cesur davranıyorlar ki bu son yıllarda. Bilmiyorum bu düşmanlığın gerçek nedeni ne! Cumhuriyetine ve onun vazgeçilemez değerlerine kıyarak, ülkesine nasıl düşman olur bir insan, aklım almıyor, şaşıyorum doğrusu! Toplum bir garip akıl tutulması içinde, bu nasıl şey böyle?
Biz bu demokrasiyi beceremedik be Mustafa’m, yüzümüze gözümüze bulaştırdık. Yeni bir güneş olup Samsun’dan mı doğarsın… Amasya’dan, Erzurum’dan, Sivas’tan Ankara’ya ulaşır, oradan Kocatepe’ye sürüp atını: “İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” deyip yine İzmir’den mi çıkarsın… Gel artık be sarı saçlım, çık da gel!..
*
Hâl böyleyken Mustafa Kemal’im; yıllardır yanıp tutuştuğumuz o, AB’ye girebilmemiz için; önce senden vazgeçmemiz, resimlerini duvarlardan, heykellerini parklardan kaldırmamız gerekiyormuş, biliyor musun? Onlara iki çift sözüm var…
Hadi oradan haddini bilmez, densizler! İki yüzlü riyakârlar!.. Sizler kim oluyorsunuz da bize; “Atatürk’ün modası geçti, vazgeçin bu sevdadan” diyebiliyorsunuz? 95 yıl önce Gelibolu’da yediğiniz şamarı, İzmir’de denize döküldüğünüz günleri ne çabuk unuttunuz? Şimdi de kalkmış, 90 yıl sonra dişine göre bir hükümet bulunca Lozan’ın intikamını almak için diretiyorsunuz.
Kalıcı bir dövme gibi yüreğimize kazınmış bu “Atatürk sevgisini” içimizden silmeye; resimlerini duvarlardan, heykellerini meydanlardan kaldırtmaya, ne Okyanus ötesindeki o çok güvendiğiniz birilerinin, ne de Avrupa yakasındaki yalakaların gücü yetmez, bu böyle biline!..
Işıklar yağsın üstüne Mustafa Kemal’im!
Ellerinden öperim!..
Ali Kaya/alikayadikili@yahoo.com.tr
İLK KURŞUN

Diktatörler, Küresel Güçler ve Petrol Kıskacındaki Araplar

- Mısır 240 milyonluk Arap dünyasının amiral gemisi gibi. Tahrir Meydanı sanki dev bir buzdağının su üstündeki ufacık bir parçası. Alttaki dev kitle ürkütüyor dünyayı; “ya tutarsa” sorusunun yanıtını vermek zor.

- Bu sembolik meydan, yarın patlama “olasılığı” bulunan büyük volkanın çıkardığı ilk dumanlar gibi. Ya patlarsa korkusu dünyayı sarmış.

- Patlarsa bütün Arap ülkelerine yayılabilir. Büyük Ortadoğu’da “dengeler ve küresel hesaplar” değişebilir.

- Petrol, küresel sistem ve diktatörler arasında sıkışmış Arap dünyası öngörülen hesapları altüst eder. Çünkü her şey statükonun devamına göre düzenlenmiş.

Statüko sarsılırsa, diktatörlüklerin yerine “gerçek demokrasi” yeşermeye başlarsa, “vay bizim halimize” diye düşünenler var.

- Ellili yıllarda Mısır’ın Nâsır’ı statükoyu bozarak üçüncü bir blok yarattığı için, bütün küresel dengeleri Hindistan ve Yugoslavya ile birlikte sarsmıştı.

Sonra ne oldu? Sistem Nâsır’ı yok etti; Hindistan küresel düzene monte edildi; Yugoslavya yedi dilime ayrılarak sisteme afiyetle yedirildi.

İşte şimdi; Özgürlük Meydanı’ndaki hareketten statüko ve sistem bunun için korkuyor; ya gerçek demokrasi gelirse? Zayıf bir olasılık da olsa; “ya tutarsa” korkusu var. Bu nedenle, sistemin Türkiye’de olağan kabul ettiği mitingler ve sokak gösterileri dünya medyasında yer almıyorlar.

Örneğin TEKEL işçilerinin Ankara direnişine dünya medyası ilgi göstermedi. Mısır’daki gibi, altında bir buzdağı yoktu çünkü. Oysa Mısır’da, yayılması kolay bir virüsü izler gibi 24 saat gözlüyorlar.

Mübarek karşıtlığının anlamı

Mısır’daki sokak koalisyonu Mübarek’e karşı bir cephe oluşturmuş. Müslüman Kardeşler’den solcusuna; sağcısından liberaline kadar çok geniş bir kesim oluşmuş; hepsi de Mübarek’e karşı.

- Diktatör olduğu için mi?

- ABD ve İsrail ile “çok” yakın ilişki kurup işbirliğine gittiği için mi?

- Bir polis devleti oluşturup “kendi özel devletini” kurduğu için mi?

- Açlık, işsizlik ve sefaletin yaygınlaşmasını engelleyemediği için mi?

- 30 yıldır halkta bıkkınlık yarattığı için mi?

Kahire ve İskenderiye’deki mitinglerde bazı şeyler dikkat çekici idi; birincisi Mısır bayrağı Mübarek karşıtlarının baştacı idi. Ne yeşil bayraklar vardı ne de etnik ve dini ayrışım gösteren bir simge. Hıristiyan ve Müslüman Mısır vatandaşları bayrak etrafında toplanmışlardı.

İkinci ilginç nokta mitinglerde gençlerin yüksek oranda bulunmalarıydı. Üçüncü nokta ise Mısır aydınının aktif katılımıydı.

Mübarek’in bu kadar uzun süre kalmasının arkasında, “sistemin adamı” olması gerçeği vardır. İspanya’nın General Franco’su da sistem adına hareket ettiği için o kadar uzun süre iktidarda kalabildi.

Halkın Mübarek’e başkaldırması, bir anlamda sistemle çatışmasıdır.

- Dikta rejimi..

- İşsizlik ve yoksulluk..

sistemin Mısır’a dayattığı bir sonuçtur.

Sonuç ne olur?

- Halkçı, örgütlü, katılımcı bir demokrasi yolunda adımlar atılabilecek mi?

- Yoksa Mısır açılım paketleri ile sisteme entegre edilip küresel güçlerin denetimi altına gönüllü olarak mı sokulacak?

Mısır ve diğer Arap ülkelerindeki gelişmeler Türkiye ve İran’ı da etkileyecektir. Bu arada Ankara ilginç bir açıklama yaptı; Ahmet Davutoğlu 4 Şubat’ta şunu şöyledi: “Mısır’da Müslüman Kardeşler devlete ve kamu düzenine sahip çıkmalı.” Ankara hükümetinin bu tercihi, Mübarek sonrası nasıl bir Mısır arzuladığını da ortaya koymaktadır.

Kanadoğlu'ndan şaşırtan iddia


Anadolu Ajansı
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, seçmen kütüklerinin İçişleri Bakanlığınca tespiti ve seçim sonuçlarının Adalet Bakanlığı'na bağlı UYAP Sistemiyle YSK'ya aktarılması nedeniyle Türkiye'de artık seçimlerin güvenliğinin kalmadığını savundu. Antalya Büyükşehir Belediyesi, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD), Eğitim-İş Antalya Şubesi ve İbradı İlçesi Yardımlaşma Derneği'nce, Adalet ve Demokrasi Haftası kapsamında düzenlenen Prof. Dr. Muammer Aksoy Sempozyumu'nda, "Hukuk ve Siyaset" başlıklı ikinci oturum yapıldı.
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun başkanlığındaki oturuma, Yargıtay Onursal Başsavcısı Vural Savaş, eski YARSAV ve ADD Yüksek Disiplin Kurulu Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu ile Türk Hukuk Kurumu Başkanı Tuncay Alemdaroğlu konuşmacı olarak katıldı.
Kanadoğlu, Türkiye'de siyasi iktidarın uygulamalarıyla cumhuriyetin koruma altında olmadığın iddialarını yineleyerek, "Türkiye'de artık seçim güvenliği de koruma altında değildir" diye konuştu.
Anayasa'nın 79. maddesine göre seçimlerin yürütülmesi, düzenlenmesi ve denetlenmesinin YSK'ya ait olduğunu, seçmen kütüklerini hazırlamak görev ve yetkisine sahip YSK'dan, 1,5 yıl önce gece yarısı çıkarılan tasarının kanunlaştırılmasıyla bu yetkilerinin alındığını ifade eden Kanadoğlu, şöyle devam etti: "YSK, doğrudan doğruya seçmen kütüklerine adrese dayalı kayıt sistemini nüfusa göre hazırlama görevini üstlenmiştir. Bu, yürütmenin hazırlayacağı seçmen kütüğü anlamına gelir. O halde, ülkede demokrasinin (D) harfinden bahsetmeye imkan yoktur. Sonuçlar da UYAP Projesi'ne uygun şekilde toplanıyor. Sonuçlar UYAP tarafından toplanıyorsa, YSK'ya bildirme görevi de Adalet Bakanlığına aittir. UYAP da bu bakanlığa bağlıdır. Seçmen kütükleri ve milletvekili seçimleri doğrudan doğruya İçişleri ve Adalet Bakanlıklarına, yani yürütmeye bırakılmış ise seçimin güvenliği ortadan kalkmıştır."
Seçmen kütüklerinin tespitine yönelik iki siyasi partinin Danıştay'a gittiğini, ancak halen karar çıkmadığını ifade eden Kanadoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"UYAP'ın da Adalet Bakanlığına bağlanmış olmasının Anayasa'ya aykırılığı açık iken YARSAV da Danıştay'a dava açtı. Onula ilgili de karar çıkmadı. Antalya hapı yutmadı ama Türkiye bu hapı yuttu. 12 Eylül'de yuttuğumuz bu hap bize, YÖK'leşmiş, YÖK'leşmenin de dışında Adalet Bakanlığının genel müdürlüğü haline dönüştürülen HSYK gibi bir kurumu hediye etti. HSYK, Yargıtay ve Danıştay'ın doğrudan doğruya siyasi iktidara bağımlı hale getirilmesi için kuvvetli bir araç haline getirildi."
-VURAL SAVAŞ-
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş da konuşmasında, merhum Prof. Dr. Muammer Aksoy'un emperyalist güçler tarafından yok edildiğini belirterek, Aksoy'un yaşamı boyunca ısrarla altını çizdiği tüm görüşlerin bugüne ışık tuttuğunu söyledi. Konuşmasında, "HSYK seçimlerinden sonra hiçbir hakim ve savcıyla iftihar edemiyorum" diyen Savaş, şöyle konuştu: "Hakim ve savcı kendi vicdanına göre karar vererek, idari baskıdan uzak görev yapabilmelidir. HSYK seçimlerinden sonra, hakim ve savcılar adeta kendi ellerini kollarını bağladılar. Türkiye'de artık yolsuzluklarla mücadeleye imkan kalmamıştır. Bu Anayasa Mahkemesi de TBMM'nin çıkardığı hiçbir yasayı iptal etmeyecektir. Türkiye'de korku imparatorluğu özel yetki verilmiş hakim-savcı eliyle yapıldı."
-EMİNAĞAOĞLU-
Eski YARSAV Başkanı ve ADD Yüksek Disiplin Kurulu Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu da anayasa değişikliğine yönelik hazırlanan metnin hukuksal ve anayasal niteliğinin bulunmadığını öne sürerek, şu görüşleri dile getirdi: "Hazırlanan metnin hiçbir şeyle ilgili yok. Bir parti projesiyle ilgisi var. Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletine doğru değil, bir parti devletine doğru gidiyor. Darbelerde askerlerin üniformayla yaptıkları şeyler, şimdi yargı silahı kullanılarak yerine getiriliyor. Siyasi iktidar kendi projelerini yargı üzerinden yürütür duruma gelmiştir. Bu sorunları demokrasi yoluyla çözmek mümkündür. Açık çağrı yapıyorum: Halk hukukuna sahip çıkmalıdır." Vural Savaş, siyasete girip girmeyeceğine yönelik soru üzerine, "Açık söylüyorum. Yalnız ben değil, Mustafa Balbay'ı ve diğerlerini de CHP'nin ya da diğer partilerin davet edeceğini zannetmiyorum" diye cevap verdi.
İyi çalışmalar saygı ve sevgiler
Murat Binzet

Mısır olayları Türk siyasiler için uyarı


  
Mısır ve İslam dünyasındaki haberleri bizimkiler alenen çarpıtıyor. Onlara göre Mısır ve Hüsnü Mübarek çökerse Ampul takımı ve Tayip Erdoğan’ın yıldızı parlayacak. Yesinler mantığınızı.  O uzman kalemler İslam dünyası ve Arap âlemini tanımadıklarını cehaletlerini kanıtladılar.  
Araplar, aynı bizimkiler gibi sokakta ne kadar yaşa varol deseler bile kemiklerine kadar Osmanlı’dan duydukları nefret dolular ve Türkleri de sevmezler. Çıkarları için yaşa Varol derler ama öyle kandırdılar bugüne kadar ampul takımını. 
Bu yüzden Erdoğan’ın İslam dünyasının parlayan yıldızı olması, Arapların onu kabullendikleri anlamına gelmez. Ama Mısır olayı aslında Amerika’ya köpeklik yapanlara ders olması lazım gelen bir dizi gerçekleri yansıtır. Hem Tunus hem de Mısır lideri ABD’nin uzun süreli hizmetkârlarıydı. Yaklaşık ikisi de 30 yıl hizmet ettiler efendilerine. Hatırlarsanız bir dizi ABD işlerini bu iki ülke üzerinden yürütmüştü. Bu liderlerin yolsuzluklara bulaşmış olması herkese dürüstlük dersi veren ABD’yi bugüne kadar hiç rahatsız etmedi.  
Ne zamanki bu liderler bir süredir işine yaramadı işte o zaman bu liderleri değiştirip yerlerine yeni adamların getirilmesi kararlaştırıldı.    
Bu hazırlanan yeni liderlerin koyu dinci veya dinsiz olması, halkını ezmesi veya soyması Washington’un hiçte umurunda değil, ABD’ye ne kadar biat edecekleri verilen emirleri ne kadar uygulamaya koyacakları önemli. Hatırlarsanız Afganistan’ın başına Bush aile şirketinde çalışan Karzai getirilmişti. Adamı devlet başkanı yaptılar. Irak’ta da Saddam’ı devirir devirmez geçici yönetimin başına getirdikleri Ahmet Çelebi, o da Bush aile şirketinin bir memuruydu.  
Tüm gelişmeler, İslam âleminde bizimki gibi liderleri olan ülkelerle ABD’nin mıncık mıncık oynaması. Şimdiden Mısır’ın başına kimin geçeceği belli gibi.  Atom Enerji kurumunun başında kullandıklar adamları Baradei’yi bu işe hazırladıkları söyleniyor. Adam zaten Mısır’a gitti bile.
  Obama’nın Erdoğan’ı aramasına gelince. Dikkatinizi çekerim Tunus olayları başladığında Obama Hüsnü Mübarek’i de aramış ve “aman ha sakın endişelenme” demiş. Mısır basını da, aynı bizimkiler gibi iki liderin durumu gelişen olayları gözden geçirdiklerini yazmıştı. Yerseniz.  
Günün ikinci konusu da bu gelişmelerle ilgili. Ankara’ya atanan yeni Amerikan büyükelçisi Ricardione’nin biyografisini okudum. Amerikalı büyükelçi Mısır’dan 2008 yılında ayrılmış. Savurduğu tohumların yeşermesi 2 yıl sürmüş. Şimdilerde eğer Kongre’ye ABD Başkanı Obama tarafından yeniden daha uzun süre görev yapması için onay talebinde bulunulmazsa, başkanlık kararnamesi ile Ankara’da yapacağı görevin süresi bu yılsonu bitiyor. Yani Ricardione bir gelişme olmazsa 2011 Aralık sonunda Washington’a dönecek.    
Şimdi gelelim olayın matematik yorumlamasına. Ricardione ayrıldıktan iki yıl sonra hükümet çöküyorsa, demek ki Erdoğan 2011 Haziranında seçimi kazansa da 2013 yılında başına Mısır olayları gibi bir şeyler olacak.  Yani emekli olup torun torba yetiştirme keyfine eremeyebilir. Hani Mübarek’in oğlunu yerine hazırlaması gibi bizimki de kızını hazırlıyor ya bu işte yaş demektir. İşte sonuç bu.  
Evet, Türkiye demokratik sulardan faşist sulara doğru seyrediyor. Meclis komisyonlarındaki gelişmeler buradan da dikkatle izleniyor. Erdoğan ve şürekâsının demokrasi palavraları burada fıkra olarak anlatılıyor. Zaten bu yılsonuna kadar Ankara veya Brüksel’in Türkiye ile AB’nin yollarını ayırdığı açıklamasını bekliyoruz.  
Adaleti adil olmayan, siyasetçisi doğru konuşmayan, halkı yoksulluktan kıvranan, bir avuç yandaşın paraya para demeği bir ülkeyi kimse istemez.   
Son olarak Tayip Bey ve taifesi seçimden yüzde 40 üzerinde oyla çıkacağını iddia ediyor. O zaman sorum neden yüzde 10 barajını kaldırmıyorsunuz? Korkacak bir şeyiniz yoksa neden bu barajı koruyorsunuz ağalar. 31/Ocak/2011
 
 
Savaş Süzal

HAREKET;E GEÇMEK LAZIM...


 
Türkiye’nin her zaman olduğu gibi sayısı net olarak tespit edilemese de neredeyse sonsuz problemi var.
Bu problemler daima olmuştur ve olmaya da devam edecektir.
Önemli olan,bu problemleri çözerek sayısını azaltmak,yeni problemler yaratmamak ve bu şekilde Türk Milletinin refahını ve huzurunu temin etmektir.
Ancak bir kader haline gelmeye başlamış olan yönetim zafiyeti halkımızı sıkıntı içinde yaşatmakta ve hem kendisi hem de gelecek nesiller için endişe duymasına vesile olmaktadır.
Problemlerin çözümsüz kalmasının ana sebebi siyasi olduğu gibi bu problemlerden kurtuluş formülü de yine siyasi olacaktır.
Bu sebeple önümüzdeki Haziran ayında yapılması muhtemel seçimlerde milletçe karşılaştığımız problemlere değişik çözüm önerileri getiren siyasi partiler,Türk halkının önüne çıkarak yetki ve görev isteyecektir.
Siyasi partilerin,karşılaştığımız sorunlara karşı çözüm önerilerini halkımıza anlatabilmeleri ve kendilerini tanıtabilmeleri,demokrasinin sağlıklı işlemesi bakımında çok elzemdir.
Bu noktada fevkalade büyük bir sorun vardır.Siyasi partilerin kendilerini halkımıza anlatabilecekleri en önemli araç;yazılı ve görsel medyadır.
Fakat Türk medyası dediğimiz televizyon,gazete,dergi,internet sitelerinin bir çoğu diğer devletlerin ve küresel güçlerin eline geçmiştir.Bu devletler ve küresel güçler,Türkiye’de kendi menfaatlerini tatmin edecek bir iktidar görmek istediklerinden,Türk halkını seçimlerle ilgili olarak istedikleri şekilde yönlendirmeye çalışmaktadır.
Bunun en son tezahürü  MHP’nin 28 Ocak 2011 Cuma günü açıklanan “Seçim Beyannamesi”’nde sonra yaşanmıştır.
MHP lideri Devlet Bahçeli’nin açıkladığı seçim beyannamesi,üzerinde durulması ve medyada en azından tartışılması gereken ve Türk halkının bütün sosyal katmanlarına önemli teklifler içeren ve bununla beraber somut vaadlerin kaynaklarını da gösteren bir çalışmadır.
Sözde kürt sorununu,iflah olmaz AB’ye giriş sevdasını,etnik mikro milliyetçilik hastalığını; önceden listesi yapılarak belirlenmiş kadrolu  konuklarla, binlerce kez Türk halkının önüne getirerek,adeta halkın bu konularda öğürmesine sebep olan televizyoncular ile burnunda halka takılı olan bir çok köşe yazarı;her nedense MHP’nin,Türk halkının refah ve huzuruna ilişkin tekliflerini tartışmaması çok dikkat çekicidir.
Türk Milleti;medya , kamuoyu şirketleri,dini yapılanmalar,küresel güçler ve onların yerli temsilcileri ile ikna edilmek ve bir meçhule sürüklenmek isteniyor.Başbakan Erdoğan dahi bunu erkekçe ifade ederek,milli meselelerde her geçen gün kendisi ile aynı çizgiye gelen CHP ile birlikte iki partili bir siyaset arzuladığını ifade etmiştir.
Peki meclis dışına itilmeye çalışılan MHP ne diyor?Niçin ısrarla tasfiye edilmek isteniyor?Neden basın MHP’ye yer vermiyor?Ve bu MHP ne yapmaya çalışıyor?Hiç mi merak etmiyoruz?
MHP genel olarak;PKK ve her türlü terörün kazınacağını,adalette reform yapılacağını,milletvekili dokunulmazlığının kaldırılacağını,2019 yılında milli gelirin 19 bin dolara yükseltileceğini,çalışan sayısının yeni istihdam yaratarak 28 milyona çıkarılacağını,küçük esnafa sahip çıkılacağını,dil konusunda Türkçe’den başka hiçbir dile geçit verilmeyeceğini,ihtiyaç sahibi her aileye 300 TL yardım yapılacağını,asgari ücretin vergi dışı bırakılarak net 825 TL’ye çıkarılacağını,Hilalkart ile vatandaşın sadaka kültüründen kurtulacağını,emekliye her yıl eylül ayında kışa hazırlık olarak bir maaş ikramiye verileceğini,öğretmenlere,akademik araştırma yapanlara her ay 310 TL civarında bir maddi destek sağlayacağını ve toplumumuzun işçi,memur,üniversite öğrencisi,asker,polis,emekli,dul ve yetim,engelli,sporcu gibi değişik sosyal katmanlarına cumhuriyet tarihinde görülmemiş desteklerin verileceğini ve de her şeyden öte devletin üniter yapısı ile milli birliğin her ne surette olursa olsun korunacağına dair açıklamaları,üzerinde çok tartışılması gereken konulardır.
MHP’nin Türk milletine teklif ettiği, somut vaadlerin, toplam tutarı 73 milyar TL’dir.Türkiye’nin 2009 yılına ait gayri safi milli hasılasının 1.026 trilyon olduğu düşünüldüğünde,bu rakamın hiçte  hayalci olmayıp tam aksine gerçeklere uygun olduğu görülmektedir.Kısaca MHP;Türk milletine ait olan parayı yine çok onurlu bir şekilde ve insanlarmızıı hiçbir ayırıma tabi tutmaksızın yine Türk milletine vermeyi taahhüt etmektedir.
MHP lideri Devlet Bahçeli’nin ve MHP’nin bu güne kadar verdiği sözleri tutmadaki tutarlılığı ve kararlılığı göz önüne alındığında,Türk milleti en azından bu seçim beyannamesinde yer alan konuları bırakın desteklemeyi öncelikle ve ivedilikle,konuşmalı ve tartışmalıdır.Tabii ki bunlardan haberiniz olursa!!!
Türk milleti,kendisine bir an önce sahip çıkmalıdır.Çünkü kendisinden başka dostu yoktur.MHP’de,Türk milletinin sesi olmaya çalışmaktadır.Beğenirsiniz,beğenmezsiniz fakat MHP ne diyor ve MHP’ye karşı kim ne yapmaya çalışıyor öğrenmelisiniz ve bilmelisiniz.Önemli olan MHP değil,Türk milletinin varlığıdır.
Bu sebeble ben “hareket”e geçiyor ve sizleri de bir an önce “hareket”e geçmeye çağırıyorum.İş başa düşmüştür. “Ne Mutlu Türküm Diyene” gururuyla hareket eden herkes gözünü ve kulağını dört açmalıdır.Ben Kars’ta Ani’ye giderek “gerekirse Anadolu’yu yeniden fethederiz” diyen ve Milli Misak’ın 91. Yıldönümünde seçim beyannamesini açıklayarak “milletin devleti ile bölünmez bir bütün” olduğunu bir kez daha anlamlı bir şekilde dosta ve düşmana vurgulayan ve Türk Milletine korkma “Milliyetçi Hareket var” diye Devlet Bahçeli’yi ve MHP’yi dikkatle izliyorum.
 
Özcan PEHLİVANOĞLU

Gerçek bir tarikat öyküsü


Gündemde Hizbullah -tarikatlar- var... Aslında insanların inançları istikametinde hakikatlere ulaşmaları için meşru bir “yol” olan “tarikatların” siyasete alet edilmesi, önce mensuplarını ve şeyhleri rahatsız etmeli... Bektaşi ve Mevlevi tarikatları bu kazaya uğramamışlar; ulvi ve ruhani kimlik ve işlevlerini muhafaza etmişler. Benim ana tarafımın Mevlevi ve Mevlâna soyundan gelmeleri dolayısıyla yakından bildiğim bu hakikate ilaveten Halvetilerin de asla siyasete alet olmadıklarını ve kullanılmaya müsaade etmediklerini yaşadığım bir olaydan dolayı bilirim.
Evet, ana tarafım Buhara’dan Türkiye’ye göçmüş Özbek ailesi. Önce Kütahya’da Halveti olmuşlar, sonra da İstanbul’a gelip Mevlevi tarikatına mensup olmuşlar ve Yenikapı Mevlevihane’sini açmışlar... Anam o tekkede büyümüş.
Mevleviler siyasete hiç karışmadılar ama Veled Çelebi ve Mevlevi Taburu, Kurtuluş Savaşına silahlarıyla katılmıştı.
Bektaşiler de Aleviler de aktif politikada kullanılmıyorlar. Halvetiler de özellikle. Nereden mi biliyorum? Bizzat yaşadığım bir olaydan. Seksenli yıllarda, İstanbul’daki çalışma ofisime yaşlı bir zat geldi ve ellerimi öpmeye kalktı. Bu zat Halveti Şeyhi Kenan Efendi. Babası, Balkanların Halveti Şeyhi. Oğluna vasiyet etmiş; o da babasının vasiyetini yerine getirmek için bana gelmiş ve ellerimi öpmek istiyor... Bunun öyküsü de şöyle: Babam “teğmen” Asaf, Balkan Harbi’ndeki geri çekilmede, birliği ile Uzunköprü’deki Halveti Tekkesi’nde gecelemişler. Şeyh Efendi çok mutlu olmuş ve babamı da çok sevmiş... Ve oğluna vasiyet etmiş: “İstanbul’a gidersen, Asaf Efendiyi bul, ellerini öp” demiş. Babasının ölümünden sonra şeyh-postnişin olan Kenan Efendi İstanbul’a gelince Asaf Efendiyi aramış ama Asaf yok... “Kılıç Ali” ölmüş. Kılıç Ali artık yaşamıyor; halefi de nâçizâne benim. Kenan Efendi babasının vasiyetini yerine getirmek için benim ellerimi öpmeye kalkıyor.
Sonra Şeyh Kenan’la dost olduk. Kenan Efendi ve cemaat evi İzmir’deydi. Seçimlerde aklıma geldi. MHP adayı İlter Türkmen, -hani sonra “Milliyetçilik palavradır” diyen eski İçişleri Bakanı- Kenan Efendiye telefon ettim, Cemaatinin MHP adayını desteklemesini, desteklemelerini rica ettim. Kenan Efendi, bilirim milliyetçiydi ama beni öyle bir tersledi ki... Halvetiler siyasete karışmaz. Partiler tarafından kullanılmaz diye... Dersimi almıştım... Halvetiler bildiğim kadarıyla hep aynı. Rahmetli Kenan Efendi’nin ruhu
şad olsun.
Duruma göre deyimler
Bu köşede fırsat buldukça ülkenin “ahvâl ve şerâitini” Türkçe’nin zengin deyim ve özdeyişleriyle anlatmaya çalışacağım. Bunlar, bazen meramımızı bin kelimeden ve ciddi yorumlardan fazla ifade ediyor.
Bu hafta önce “kırklama” ile başlıyorum. Malum gözde arpacık çıkarsa “kırklanır”. Ben de kırklıyorum:
- Kırk küp, kırkının da kulpu kırık küp.
- Kırk küpü üst üste koymuşlar. En alttakini çekince siz seyreyleyin gümbürtüyü.
- Kırkından sonra azanları teneşir paklar.
- Sarımsağı gelin etmişler, kokusu kırk gün sonra çıkmış.
- Kırk satır mı, kırk katır mı?
- Kırk haramiler çalınmış malları paylaşamazlar.
- Doğru söyleyeni kırk köyden kovarlar.
- Kırkambar dükkânı; ne ararsan bulunur.
- Kırk bir kere maşallah.
Yorum ve yerlerine oturtmak sizden...
Altemur KILIÇ

Yolumuz andımızdır


“Tarikat”, dini anlamda, “yol” demektir. Cumhuriyet gençleri olarak bizler,  “Yolumuz andımızdır, ilkemizdir” derdik. Bu Cumhuriyetin “tarikatı”, yoluydu.
Atatürk, Kastamonu’da 30 Ağustos 1925’te söylediği bir nutukta, türbelerin, tekkelerin ve zaviyelerin kapatılacağının ve tarikatların kaldırılacağının işaretini vermiş, “Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için, şeyndir (lekedir). Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.” demişti ve 30 Kasım 1925 tarihinde yürürlüğe giren 677 sayılı kanunla Tekke ve Zaviyeler, vb. ile türbeler kapatılmış ve bazı geleneksel şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, vb. gibi unvanların kullanılması da yasaklanmıştı. Bu kanun, bildiğim kadarıyla hâlâ yürürlükte. Ancak sonra “Demokrasi oldu”; cemaatler, tarikatlar evvela gizlice, sonra açıkça canlandı ve politika ve seçimlerde “istimal”, daha doğrusu suiistimal edilmeye başlandı. Son zamanlarda, bu ayyuka çıktı... Başbakan Erdoğan’ın Taliban mı, Nakşibendî  şeyhi mi; dizinin dibine  çömeldiğini gösteren fotoğraf  “vasıl olduğumuz” durumun simgesi idi.  Ama tabiî,  bu yeni de değildi;  eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ağabeyi Tarım Bakanı Korkut Özal’ın, Nakşibendî tarikatına “yakınlığı” malumdu.
Burada bır saptama yapalım: Tarikatların, Yeseviliğin ve Şamanizm’in, Türklük tarihindeki, kültür ve töresindeki önemli yerleri, hayırlı işlevleri de inkâr edilemez.
Politikaya karıştırılmamalı
“Tarikat”, tasavvufun sistemleşmiş şeklidir. Ve dini inançları istikametinde, “hakikat” yollarını aramaktır... İnsanların bu yolları aramalarına ve herhangi bir cemaate mensup olmalarına engel olunması insan hakların aykırıdır. Ama bu  “yolların” politikaya karıştırılmaması ve alet edilmemeleri koşuluyla!
Günümüzde, Türkiye’de, tarikat ve cemaatlerin politikadaki “ağırlıkları” göz ardı edilemeyecek boyutlara varmıştır! Mevleviler, Bektaşiler ve Aleviler siyasete hiç alet olmamışlardır ve şimdi de olmuyorlar...Alevilerin  “siyasetle” uğraşmaları, meşru haklarını aramalarıyla sınırlı!
“Hizbullah” hep malumdu: Mezar evleri ve menfur “domuz bağı” cinayetleri ortaya çıkınca, katiller yargılanıyordu. Bu yargılamalar, kesin delillere rağmen yıllarca sürdü? Ve sanık katiller, bu sırada cezalarını görmeden, neden ve nasıl tahliye edildiler? Haklı olarak merak ediyoruz!
 CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu da merak etmiş:AKP milletvekillerinin, Hizbullah’la işbirliği yaptığı iddiasını ortaya attı. Başbakan Erdoğan önce “Bu yalandır, iftiradır; ortaya atan namerttir”  diye APO ile pazarlık yapıldığı iddialarına karşı gösterdiği aynı öfkeyi,  Kılıçdaroğlu’na  karşı da gösterdi... Ama bu dünyada hiçbir şey gizli kalmıyor. Bazılarını bir süre aldatsanız da herkesi, her zaman aldatamıyorsunuz...Önce bır AKP milletvekili  Hizbullah dergahını ziyaret ettiğini itiraf etti... Tabiî  “bir içimlik  çay” için değil, “oy” için! Hemen sonra da,  Hizbullah şeyhi,  AKP vekillerini  konuk ettiğini, açıkladı...Herhalde “misafirperverliğinden” değil. Sonra da CHP milletvekillerin de  Hizbullah evlerini ziyaret ettikleri AKP tarafından açıklandı. “Takkeler” düşmüştü ve “sen yaptın ben yaptım”  tartışması başladı. Ama bu, bir mahalle kavgasından, sidik yarışından ibaret değil... Bır tarafta AKP’nin sırtında Cumhuriyet yumurtaları küfesi yok... Fakat öteki tarafta, Kılıçdaroğlunun CHP’si, “tarikat”  ve “iç düşman” kavramlarını eşitleyen bir geleneğin Atatürk partisidir. Kılıçdaroglu da “Gençler, tarikatların, elinden kurtaralım” der... O zaman, CHP’li milletvekillerinin de Hizbullahla temasları,  büyük bır çelişki olmuyor mu?
Kısacası “takkeler”, karşılıklı düğüştü ama sorun bundan ibaret değil: Asıl sorun iktidar partisi AKP’nin, seçim sath-ı mailinde, Hizbullah’la, yakın ilişkilerinin deşifre olması ve buna rağmen Erdoğan’ın, Kılıçdaroğlu’na karşı gösterdiği öfke. Şimdi, “namert” olan kim? Bu da, PKK ile pazarlık konusunda, Erdoğan’ın öfkesi  gibi teflon tavanın üstünden kayacak!
Ve AKP sözcüsü Hüseyin Çelik’in, köşeye sıkışınca, mızrak çuvala sığmayınca, “Hizbullah Tarikatı dernektir” diyor ve ekliyor: “Bütün derneklere illegal muamelesi yaparsanız yasa dışılığı alanını genişletirsiniz.” Neresini düzeltmeli;  Hizbullah Tarikatını dernek yap. Hâlâ yürürlükte olan Tarikat ve Zaviyelerin Kapatılması Kanununu düşmüş kabul et. Ve seçimlerde STK olarak, kendi çıkarları için, kullanılmasını meşru kıl... Çevir kazı yamasın! Diğer tarafta da, Hizbullahçılar Türkiye’de,  suçlu olarak kovalanırlarken, yargılanır ve mahkûm edilirlerken, TC Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Lübnan’da,  Hizbullah Lideri Nasrullah Haririyle, kucaklaşıyor. Onu destekliyor... Garabet mi; cambazlık mı?
 
 
Altemur KILIÇ

Bursa Nutku Üzerine

1933 yılının Şubat ayında, Bursa’da Ulu Cami’de Türkçe okunan ezana karşı bazı irticacı kişilerin başlattığı saldırı, Bursa Valiliği önünde protesto gösterilerine dönüşmüştü. Olay hemen kısa sürede önlenerek, gerekli tedbirler alınmıştı. İzmir’de yurt gezisinde bulunan Mustafa Kemal Atatürk, bu haberi alır almaz hemen Bursa’ya gelerek, incelemelerde bulunmuştur. Türkçe olarak okunan ezana karşı yapılan saldırı, Atatürk’ü çileden çıkarmış ve devrimleri korumak için, gençlere ne yapmaları gerektiğini anlatmıştır. Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk, 5 Şubat 1933 tarihinde, tıpkı bugünleri görmüşçesine, Bursa Nutku’nda gençlere öğütlerde bulunmuştur.

Eğer Bursa Nutku’nu iyice özümsersek, Atatürk için şunları demek abartılı olmaz: Başında bulunduğu devletin bile bazı zamanlarda yanlış tutumlar içinde olabileceğini düşünebilen, gelecekte ülkeyi yönetecek iktidarlardan kuşkulanabilen, ama cumhuriyeti emanet ettiği gençliğe koşulsuz güvenen ve ülke sorunlarının çözümünde gençliği hep en önde gören bir devrimcidir. Tarihte Bursa Nutku’ndaki gibi sözleri söyleyebilen başka bir devrimci lider yoktur. İşte olağanüstü devrimci Atatürk, üstün öngörüleri sayesinde hem gelecek iktidarlar, hem de gençlik konusunda yanılmamıştır.

Gençlik, bugün Atatürk’ün tam bağımsızlık yolunda ilerlemeye devam edecektir. Gençlik, bugün her zamankinden daha çok emperyalizme karşı duracaktır. Gençlik, bugün Kemalist ilke ve devrimlere çok sıkı sarılacaktır. Laik ve demokratik cumhuriyetimiz ile tüm ulusal değerlerimizin aşağılandığı bu günlerde, gençlik yeni bir ulusal kurtuluş savaşı için yakılacak meşalenin ateşleyicisi olacaktır.

9 Eylül 1919 gecesinde Sivas Kongresi’nde Tıbbiyeli Hikmet; “mandayı kabul edemeyiz; eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle ret ederiz ve kınarız.” sözleriyle Mustafa Kemal’in büyük övgüsünü kazanmıştı. Bu sözler ve eylemler gençliğin ulusal kurtuluş savaşına verdikleri katkıları anlatmaktadır.

Yeryüzünde ilk kez emperyalizmin yenilebileceğini kanıtlayan Atatürk, kurduğu cumhuriyeti gençlere emanet etmiştir. Gençler, rejime ve devrimlere sahip çıkarak, gericiliğe karşı, irticaya karşı ve emperyalizme karşı devrimci ruhlarıyla savaş açmışlardır. Bu savaşı Atatürk’ün gençleri mutlaka kazanacaktır.

Ülkemizin düşmanı Pentagon’dur, ABD’dir, AB’dir, kısaca emperyalizmdir. Atatürk’ün gençleri bunu çok iyi bilmeli ve ona göre tavır almak zorunluluğundadırlar. İşte bu zorunluluk, günümüz koşullarında Bursa Nutku’nun önemi çok daha anlamlı kılmaktadır. Emperyalizm, Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsızlığının ve aydınlığının karşısında duramayacaktır. Emperyalizm, Atatürk ilkelerine ve devrimlerine inanan gençlerin direncini kıramayacaktır.

Yurtsever güçlerin örgütlenerek, ülkemizi hak ettiği aydınlık seviyeye ulaştırdığı zaman, “bütün umudum gençliktedir” diyen büyük önder Atatürk’ün, arzu ettiği Türkiye’ye kavuşmuş olacağız. Türk Gençliği olarak, “yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz” diyerek, bizlere bıraktığınız Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olarak yaşatacağımıza söz veriyoruz.

Suay Karaman / Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri
İLK KURŞUN

ORTADOĞU'NUN YENİDEN İNŞASINA DEVRİM DİYEN ŞAPŞALLAR...

Oysa Yeni Dünya Düzeni veya Küreselleşme; Dünyaya hakim olmak isteyen Emperyalist devletlerin ( başta ABD ve AB), azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin tüm kaynaklarını, kendi ekonomik,siyasi ve askeri çıkarlarına mâl edebilmek için onları işgal ve bölme eylemlerini gizleyen bir söylem olup, Dünya Ülkelerinin her türlü kaynağının Küresel Güçler tarafından sömürülmesi ve bu Ülkelerin her alanda teslim alınmasıdır

Yeni dünya düzeni, ulusal devletle birlikte, ulusal ekonomiye, ulusal bağımsızlığa, ulusal düzeyde sağlanmış demokratik kazanımlara, kısacası Ulusal ne varsa herşeye son veren ve onun yerine uluslararası sermayenin kayıtsız şartsız egemenliğine dayanan bir köleleştirme getirmektedir. Bu bir tür imparatorluktur. Bu emperyalizmin yeni adı, yeni aşamasıdır. Emperyalist ve Kapitalist sistem artık, Merkezinde büyük tefecilerin, silah ve uyuşturucu kaçakçılarının, borsa vurguncularının bulunduğu Uluslararası MAFYA’ nın hakimiyeti altına girmiştir. Güvenliğini ve saldırganlığını SÜPER NATO gücü ile sağlamaktadır. Ulus Devletler Emperyalizm ve onun projeleri için bir tehdittir.
Ve Küreselleşmenin bir uzantısı olan ‘’Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’’ yada tam adıyla ‘’Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi (GOKAP )’’, Emperyalizm ve onun sözcüleri tarafından; en batıda Fas’ ın Atlantik kıyılarından, en doğuda Pakistan’ ın kuzeyindeki Karakum yaylalarına, Kuzeyde Türkiye’nin Karadeniz kıyılarından Güneyde Aden ve Yemen’ e kadar uzanan bölgede, Müslüman ülkelere sözüm ona demokrasi ihracını ve bu ülkelerin pazarlarının açılmasını amaçladığı açıklanan politik kuram olarak tanımlanır.
Oysa gerçeği ABD eski dışişleri Bakanı Condolezza Rice çok açık bir dille ifade etmişti, bu bölgede var olan 24 Müslüman Ülkenin sınırları tekrar düzenlenecek, bölge haritası değişecek ve bu ülkelerin rejimleri kendisine tam itaatkar rejimler haline getirilecekti. Kısacası ABD bu bölgede dikensiz gül bahçesi istiyordu, bunun içinde, bölge ülkelerinde, kendisine tam bağımlı, itaatkar iktidarlar ve bu iktidarın yandaşlarını yaratmak ve bunlar vasıtasıyla, bu ülkenin tüm zenginliklerini kontrol altına alarak, bölgede Küreselleşme adı altında ABD çıkarlarını sağlamlaştırmaktır.
Bunu yaparken özellikle toplumun içindeki siyasileri, bürokratları, sözde aydınları, sözde kanaat önderlerini, görsel ve işitsel medyayı, üniversiteleri, sivil toplum kuruluşlarını, vakıfları, vb. leri Soros’ un mesleki kursları, yurtdışı eğitim programları, proje finansmanı desteği, özendirici fonları gibi yöntemler kullanılarak kişi veya kurumları satın almaya ve kendine bağımlı hale getirerek, o ülkede Ulusal ne varsa saldırtacağı bir hain ordusu yaratmaktadır. (Türkiye’ de gelişen son olaylara BOP gözlüğü ile bakmakta yarar vardır.)
Emperyalizm için önemli olan kendi çıkarlarıdır, çıkarı zedelendiği ve en ufak bir yara aldığı zaman ülkeyi sömürmek, ülke halkının kanını içmek için yıllardır tepe tepe kullandığı kişi ve kurumları deliğe süpürüp yerine yeni yüzleri koymaktan çekinmeyecektir. ( Arap Dünyasında gelişen son olaylara Küreselleşme ve BOP gözlüğü ile bakmak yararlı olacaktır)
Şimdi gelelim Tunus ve arkasından Mısır’da gelişen olaylara; Tunus’ta Devlet başkanı Zeynel Abidin Bin Ali’nin, verdiği tüm tavizlere rağmen Soros’ cu protestoları bastıramayıp ülkeyi terk etmesinin ardından, Parlemento Sözcüsü Fuad Mebazza vekaleten devlet başkanı olarak mecliste anayasa üzerine yemin etti. Ardından Başbakan Muhammed Gannuşi’ye hükümet kurma görevini verdi. Öte yandan, Mebazza’yı atayan Anayasa Konseyi 60 gün içerisinde başkanlık seçimi yapılması gerektiği konusunda karar verdi. Mısır’ daki durum ve sonucuda beş aşağı beş yukarı aynı olacağı şimdiden bellidir, bölge Ülkeleri içinde aynı şey geçerlidir. Peki ne olduda ABD ve AB nin tüm ekonomik ve politik isteklerini harfiyen yerine getiren ve halkına kan kusturan Zeynel Abidin Bin Ali, ve Mübarek bu duruma düştüler, bunlar değilmiydi Emperyalizm’ in ve As Başkanların en has adamları hatta hatta Eş Başkanları. Ne değişmişti, ABD artık bu adamlarla bu ülkeleri rahat yönetemiyor ve sömüremiyordu, halk ekonomik sıkıntı içinde ve patlamaya hazır birer bomba gibiydi gazı alınması gerekiyordu ve SOROS’ cu sözde muhalifler önderliğinde sözde protestolar ve sözde isyanlar ile gaz alındı ve As Başkan Obama hatta hatta Eş Başkan Tayyip bile Yeni Dünya Düzeninin palavrası olan sözde ileri demokrasinin artık oralara yerleşmesi gerektiğini söylüyordu. Senaryo yazılmış, yeni yüzler bulunmuş ve devreye sokulmuştu.
Türkiye’ deki ABD yanlıları, sözde demokratlar, liboşlar ve kırık kalem silahşörleri Tv lerde, Tunus ve Mısır’ da ‘’halkın devriminden’ bahsediyorlar, gazetelerdede, ‘’Hükümdar öldü, yaşasın demokrasi’’ manşetleri atıyorlar. Oysa orada ‘’Kral öldü yaşasın Kral ‘’ oyunu oynanıyor. Kısacası ABD nin AB desteği ile Böl ve Yönet taktiği olan Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında 24 ülkenin sınırlarının değiştirilmesi planı hızlı adımlarla ilerliyor.
Son olarak Tunus ve Mısır’ da olan ve bölge ülkelerindede devam edecek görünen olaylara, devrim diyen aklı evvellere verilecek tek cevap var; Devrimin tanımını ve kendisini okumak ve öğrenmek istiyorsanız, KUVAY-I MİLLİYE DESTANI VE KEMALİST DEVRİM’ i, yani NUTUK’ u okuyun yeter.
Derya DERVİŞ
İLK KURŞUN

SEÇİM HİLESİ / SECSİS - Köşe Yazısı - 07.02.2011 02:36:23 - anafor.org

SEÇİM HİLESİ / SECSİS - Köşe Yazısı - 07.02.2011 02:36:23 - anafor.org

Söylemeye dilleri varmıyor...

 

Mısır Arap Cumhuriyeti’nde 30 yıllık diktatör başkan Hüsnü Mübarek’i henüz deviremediler. Çözüm arıyorlar.
Aslında durum şu:
ABD ve Avrupa, 30 yıl boyunca Hüsnü Mübarek’e istediklerini yaptırdı. Böyle bir devlet başkanının yerine, kendilerine kapıkulu olacak yeni bir  başkan getirebilecekler mi?
Halkın istemediği Mübarek’in devrilmesine destek verirken, acaba aradan bir başkası sıyrılıp çıkar mı? Böyle biri çıkar da ona ya laf dinletemezlerse halleri nice olur?..
Önce, Mübarek’in devrilmesini istediler. Milleti kışkırtıp, gizli görüşmelerle destek verdiler, sonra desteklerini açığa vurdular. Oysa, iktidara gelmek için -meydanlarda kendisini gizleyen- ama pusuda bekleyenlerin radikal İslamcı olabileceğini düşünemediler.
Mübarek ise, tam da istedikleri gibi “Ilımlı İslamcı” olmuştu.
Peki niçin Mübarek’ten vazgeçtiler?..
Bunun nedenini, ilerde açıklanacak yeni Wikileaks belgelerinde bulabiliriz belki.

***

Aslında bir başka açıdan bakınca, Wikileaks belgelerinin ABD yönetiminin isteği ile ortaya saçıldığını, bunun yeni bir taktik olduğunu görmüş oluyoruz.
ABD çeşitli dönemlerde ve farklı başkanların yönetiminde farklı taktikler deniyor. Ya, silaha başvurup güç kullanıyor; ya kendi kendisine eylem yapıp hayali bir düşman yaratarak saldırıyor, ya da kendisinden değilmiş gibi gösterdiği dedikodularla operasyon yapıyor.

***

Bu tür olaylarda yorumcularımızın ve medyamızın sınıfta kaldığına da tanık oluyoruz.
Bakınız, Mısırlıların toplandığı ve “ele geçirdiği” meydanın adı “Tahrir..” (Bizde yargı, polis, askeriye gibi yerler ele geçirilmeye çalışılıyorken, oralarda meydanlar ele geçiriliyor!..)
Televizyonlarda “tahrir” in karşılığı olarak “Özgürlük” diyor bizimkiler. Ben de merak edip inceledim. Tahrir demek, yazı veya kompozisyon demek..
Arapça da “özgürlük” sözcüğünün karşılığı farklı.
Daha meydanın adını bilmezken, yapılan yorumlara ne kadar inanılabilir ki?..

***

Gelelim ana konuya.
AKP’ye yakın medyadaki yorumların bir kısmında “Arapların özlemi Türkiye, Türk modeli” gibi başlıklar yer alıyor.
Duyan da sanır ki, Recep Tayyip Erdoğan’ın yönettiği bir Türkiye özleniyor!..
Oysa, söylemeye dillerinin varmadığı nokta da bu.
Arapların ve diktatörlükle idare edilen benzer ülkelerin özlediği “laik özgürlük.”
Yandaş medya bunu da söylüyor ama, sonuca bağlamıyor.
Yine bu medya, “İsyancı Araplar, İslam ve demokrasinin birleştiği başarılı bir sistemi model alıyor” diye yazıyor.
Peki, soralım.
Bu sistemi AKP mi kurdu, Atatürk mu?
AKP iktidarı 9 yıldır Atatürk’ün ilkelerine şiddetle karşı çıkmıyor mu, Kemalizm’in modasının geçtiğini, çağdışı olduğunu söylemiyor mu, bunu söyleyen sözde liberallere destek vermiyor mu, sesini çıkaran Atatürkçülerin hepsinin başına bir şeyler gelmiyor mu? (En son tartışılan Atatürk’ün Bursa Nutku için bile, “Böyle bir nutuk yok. Varsa da saçmalıktır, skandaldır” demiyor mu, TV’lerdeki yandaş genç yorumcular?)
Laiklikle birlikte din özgürlüğünü Atatürk getirmedi mi? (Bu arada, Mısır’ın nüfusunun içinde 12 milyon Hıristiyan olduğunu biliniz.)
Genel seçimlere 4 ay kala, yoğun propaganda ile, Arap ve Müslüman dünyasının Erdoğan’ı örnek aldığı yalanları söyleniyor.
Hiç mantığınız alıyor mu; baskılardan kurtulmak için meydanlara dökülenlerin, kendi meydanlarında hak arayanlara biber gazı, cop, tazyikli su ve panzerlerle müdahale edilen bir modeli örnek alacağını?
Araplar meydanlarda neredeyse iki haftayı dolduracaklar. Gelsinler bakalım Abdi İpekçi Parkı’na ya da Taksim meydanına. AKP iktidarı onları orada kaç saat tutuyor?
Örnek aldıkları böyle bir model olabilir mi?
Kimsenin dili söylemeye ve yazmaya varmıyor ama, gerçek odur ki; Araplar(ezilen Müslümanlar) laik demokrasi ve din özgürlüğünü yani Atatürk modelini örnek alıyor..
Ama bakalım, “iyi sıhhatte olsunlar” araya girince, “Arap devrimi” nereye devşirilecek?..
İyi pazarlar.
Hulki Cevizoğlu

CHP Atatürk'ün Kurduğu CHP Olmalı ve O'nun İlkeleri Doğrultusunda Hareket Etmelidir!


SAYIN KILIÇDAROĞLU VE DEĞERLİ CHP MİLLETVEKİLLERİ,
Ulusal Kurtuluş Savaşımızdan, onun Kuvayı Milliye’sinden, onun Müdafaa-i Hukuk’undan, Halk Fırkası’ndan gelen Cumhuriyet Halk Partisi; Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu ve ilkeleri Cumhuriyetçilik, Ulusçuluk, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik olan Türkiye’nin en köklü partilerindendir.
CHP oylarını bugüne kadar bu ilkeleri benimsemiş, Atatürkçülükten taviz vermeyecek ve bu ilkeler doğrultusunda hareket etmiş Atatürkçülerden almıştır. CHP, Atatürkçülükten ayrılmadığı ve O’nun ilkeleri doğrultusunda hareket ettiği sürece de, bu oyları almaya devam edecektir.
Ancak bizler gözlemlerimize dayanarak, CHP’nin kendisine farklı bir rota çizdiğini ve ilk kuruluş amacından saptığını üzülerek görmekteyiz. Yeni bir Genel Başkan’ın gelmesi ile bir şeylerin değişeceğini bilerek bugüne kadar beklemeyi uygun bulduk. Fakat ne yazık ki bu değişim, bizlerin beklentisi ve özlemi içerisinde olduğumuz değişimin tam tersi oldu.
CHP yönetimine ve parti meclisine getirilen kişiler bizleri maalesef hayal kırıklığına uğrattı.
- Bizler İMF, Dünya Bankası, TÜSİAD ve Yahudi lobileri ile ilişkileri olanları, etnik grup ayrımcılığı yapanları, Ermeni Soykırım Tasarısında imzası olanları, Şeyhlerin adamlarını, sahte imar belgesi düzenleyenleri, ABD ve AB’nin herhangi bir konuda temsilciliklerini yapanları, Barzani’nin adamlarını vb. partimizde görmek istemiyoruz.
– Partiyi Kemal Derviş ve yönetime getirilen onun adamları tarafından yönetilmesini istemiyor ve hazmedemiyoruz.
– Partimizden cemaatlerin meşrulaştırılması ile ilgili herhangi bir tasarı ve ya söz duymak istemiyoruz.

– Partimizde AB-ABD ‘nin ve cemaatlerin herhangi bir etkisi ve yaptırımı olmasını istemiyoruz.
– CHP’ nin söylem ve eylemleri ile AKP’ ye hiçbir konuda herhangi bir şey yapmaları konusunda fırsat vermesini istemiyoruz.
– CHP’nin halkımıza AKP’ nin tam anlamı ile Türkiye’ye ne yaptığını ve neler yapmaya çalıştığını anlatmasını istiyoruz. Genel Başkan kesinlikle biliyordur ki, meydanlarda iki genel başkanın birbirleri için atıp tutuyor gibi yapması ülkemize ve milletimize hiçbir kazandıramaz.
– “Türban” meselesinin, politik amaçlarla kullanıldığını ve “türban’ın, CHP’nin çözmesinin gerekmediği kadar önemli bir sorun olmadığı” halkımıza her fırsatta anlatılmalıdır.
– Ülkemizde din özgürlüğü gibi bir sorunun önceden de olmadığı ve bundan sonra da olmayacağı anlatılmalı. Dinin politikaya alet edildiği vurgulanmalıdır.
– CHP, AKP’ nin arka bahçesi ve bir taklidi olma durumundan sıyrılmalıdır.
CHP ATATÜRK’ÜN KURDUĞU CHP OLMALI VE O’NUN İLKELERİ DOĞRULTUSUNDA HAREKET ETMELİDİR.
– Parti yönetimine ve parti meclisine ulusal görüşlü kişiler getirilmelidir.
– Ergenekon, Balyoz vb. gibi davalara müdahil olmalı, Silivri tutsakları için yaptırımlarda bulunulmalıdır.
– Halkın sesine kulak verip tüm ulusal güçleri bir araya toplamalıdır.
– Türk olmanın ayıp değil, bir şeref olduğunu bilerek hareket etmelidir.
– Bugün oradaki yerini borçlu olduğu Atatürk’ü hiç akıldan çıkarmamalıdır.
Bizlerin Atatürk sevgisini ve O’nun kurduğu partiye sahiplenme zaafımızı asla kullandırmak niyetinde olmadığımızı bilmenizi isteriz.
Yine bilmenizi isteriz ki, bizler “ÇANTADA KEKLİK DEĞİLİZ.”
Yeri ve zamanı geldiğinde ne yapılması, nasıl davranılması, kime oy verilmesi veya verilmemesi gerektiğini çok iyi biliriz.
Bizleri “Jaguar’lı öğrenci”’yi yutacak seçmenler kefesine koymayın.
Vicdanlarımız maalesef, CHP bu durumdayken YCHP’ye oy vermekte zorlanmaktadır. Çünkü, hayatta en acı veren şeylerden biri, “çok güven duyduklarının, bu güveni kullanmaya kalkmalarıdır”.
YCHP ‘ye oy vermek Vatana-Millete değil, kişisel çıkarlara hizmet edecektir.
Bizler her zaman, her koşulda çabuk ve doğru başka seçenekler bulmakta asla zorlanmayız.
Henüz vakit varken, CHP, YENİ CHP SEVDASINDAN VAZGEÇMELİ VE YİNE ATATÜRK’ÜN KURDUĞU CHP OLMALIDIR….

“Seçim yaklaşıyor ve bizler CHP’nin ilkeleri ile ilgili seçimi de sizlere bırakıyoruz.”
AYRICA ÜLKE SORUNLARINA DUYARLILIK GÖSTEREN VE KENDİ ÇIKARLARINI DÜŞÜNMEYİP ÜLKE ÇIKARLARINI, DİĞERLERİNDEN FARKLI OLARAK ÖNDE TUTAN CHP MİLLETVEKİLLERİMİZE TEŞEKKÜR EDERİZ.
SAYGILARIMIZLA

AYNI FİKİRDE OLAN BİR ÇOK TC VATANDAŞI ADINA,
DR. ARZU ÖZOK

İŞTE MADDE MADDE ÜNİVERSİTE REKTÖRLERİNİN İCRAATLARI

 

Üniversitelerin nasıl ele geçirildiğine ilişkin yazılarımın sonuncusu, üniversitede yaşananlarla ilgilidir ve bu yazımda üniversite yönetimlerinin neden olduğu somut olaylardan örnekler vermeye çalışacağım.
Yeni atanan rektörlerin uygulamaları inanılacak gibi değildir. Kuşkusuz bu üniversitelerde öncelikle “ideolojik” kadrolaşma hareketleri başlamıştır. Yıllardır, Milli Eğitim Bakanlığı’nda imam hatip ve ilahiyat kökenliler ile tarikat ve cemaatlerin okullarında ve yurtlarında yetişenlerin yönetime getirildikleri basından izlenmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan en çok yatay geçiş yine Milli Eğitim Bakanlığı’na yapılmıştır. İşte şimdi sıra üniversitelere gelmiştir ve benzer uygulama yükseköğretim kurumlarında yapılmaktadır. Şimdi bu uygulamalardan kimilerine kısaca bakalım.

1) Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’ne atanan yeni rektör, önceki rektör Prof. Dr. Ferit Bernay dönemi dekanlarını görevden alarak işe başlamıştır. (Cumhuriyet, 24.01.2010, Cemil Ciğerim)
Samsun Akademik Elemanlar Derneği Başkanı Prof. Dr. Süleyman Çelik tarafından yapılan açıklamaya göre, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde “imam hatip ve ilahiyat kökenliler bölüm başkanlığı, dekan yardımcılığı ve dekanlık gibi idari görevlere” getirilmekte, “Dekanlar zorlama soruşturmalara uğratılmakta”, Üniversitede “Genel Sekreter bulunmasına karşın, bir yardımcı doçente fiilen Genel Sekreterlik yaptırılmakta”dır. (Cumhuriyet, 06.07.2010, Cemil Ciğerim) Dernek Başkanı Çelik, “Yönetim değişikliğinden sonra Ondokuz Mayıs Üniversitesi’ndeki ideolojik kadrolaşmanın insanların ekmeğiyle oynama düzeyine indiğini; ilan edilen kadrolara, atamasını yapmak istedikleri kişiler dışında başvuranların büyük baskı gördüğünü; idari personelin, salt kendi dünya görüşlerine uymadıkları için yüksekokullara sürüldüğünü” söylemiştir. (CBT, 22.10.2010)
Rektör tarafından profesörlük kadrosu verilerek Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Başkanlığı’na getirilen kişi, web sitesindeki şeker hastalığı ve oruç konulu yazısında, bilimsel açıklamalara Kuran’dan destek alarak açıklamalar yapmakta sakınca görmeyen dünya görüşüne sahip bir öğretim üyesidir. (Orhan Bursalı, CBT, 20.08.2010)

2) İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cemil Çelik’in ilk icraatı, duvardaki “Atatürk Türkiye’dir, Türkiye de Atatürk” yazısını indirmek ve kitaplığa alınan Cumhuriyet gazetesi aboneliğine son vermek olmuştur. Atatürk ile Türkiye’yi özdeşleştirmek düşüncesi, dünya görüşleri nedeniyle tümünü rahatsız etmektedir.
İnönü Üniversitesi’nde, öğrenciler tarafından 2001 yılından beri gerçekleştirilen, 10 Kasım Anıtkabir, 18 Mart Çanakkale gezilerine yeni rektör izin vermemiştir. Buna karşılık, Eğitim, Tıp ve Fen fakültelerinde, 14.11.2009 gününde Başbakan’ın yapacağı açılışlara katılıp katılmayacakları sorularak, öğretim elemanlarının fişlenmesinden kaçınılmamıştır. (Orhan Bursalı, Cumhuriyet, 15.11.2009)

3) Üniversite seçimlerinde en yüksek oyu alan önceki Rektör Prof. Dr. Semra Öncü yerine, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörlüğü’ne atanan eski ANAP Milletvekili ve Bakanı Prof. Dr. Ekrem Pakdemirli’nin oğlu, Prof. Dr. Mehmet Pakdemirli, kendisini kutlamaya gelecek AKP Hükümeti Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ı protesto etmeye hazırlanan Türkiye Gençlik Birliği’ne bağlı öğrencileri, okuldan atmakla tehdit ederek, susturmuştur.
Atatürk tarafından kendilerine “Cumhuriyeti koruma görevi” verildiğini söyleyen gençlere, Atatürk’ten değil ancak kendisinden görev alabileceklerini söyleyen rektör, “üniversitenin sahibinin kendisi olduğunu” söylemekten de kaçınmamıştır. Hiç kuşkusuz Rektörün tehdit sözleri, evrensel temel hak ve özgürlüklere aykırı düştüğü gibi üniversite özerkliği ile de bağdaşmamaktadır. (Deniz Kavukçuoğlu, Cumhuriyet, 26.12.2010)

4) İstanbul Üniversitesi’nde 19 Mart 2010’da düzenlenen “2. Ulusal Çalışma Ekonomisi ve Yönetim Kongresi” çıkışında Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün’ü yumurta atarak protesto eden öğrencilere, Rektörlükçe birer ay okuldan uzaklaştırma cezası verilmesi çok düşündürücüdür. (Cumhuriyet, 27.01.2011, Ali Açar) Düşündürücüdür, çünkü, yargı “domates” ya da “yumurta” atarak protestoyu “demokratik bir tepki” olarak nitelemekte ve failleri beraat ettirmektedir. Nitekim, tekel işçilerine destek amacıyla 3 Nisan 2010’da Ankara’da düzenlenen eylem sırasında polise yumurta atan 5 genç, bu eylemleri nedeniyle yargılandıkları davada, Ankara 6. Asliye Ceza Mahkemesi’nce 16 Aralık 2010 günü beraat ettirilmiştir. Mahkeme kararında şöyle denilmiştir: “Güvenlik güçlerine yumurta atma eylemlerinin sabit olduğu kabul edilse bile, sanıkların eylemleri tümüyle demokratik bir hakkın kullanılmasına yöneliktir.” (Cumhuriyet, 27.01.2011)
18 Nisan 1999 mitingi öncesinde Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a, Elazığ’da otobüs üzerinden konuştuğu sırada domates atılmıştır. Bu olayla ilgili olarak açılan soruşturma sonucunda 16 Mayıs 2001 tarihinde Yargıtay 8. Ceza Dairesi de, “eylemin aşırılığa kaçan, ancak ceza yaptırımı gerektirmeyen demokratik bir tepki niteliğinde olduğuna” karar vermiştir. (Suay Karaman, ilkkurşun.com, 13.12.2010)

5) İstanbul Üniversitesi’nin başvurusu ve Fatih Emniyet Müdürlüğü’nün istemi üzerine İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından, 30.11.2010 gününde, İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt’ta bulunan fakülte, yüksekokul ve idari binalarında 1 yıl süreyle “önleme araması” yapılmasına karar verilmiştir. Bu karara göre, Üniversite içinde ve dışında polis, gerekçe göstermeden istediği zaman öğrencileri arayabilecek, bunun için polisin Üniversite’den izin istemesine de gerek olmayacaktır. (Cumhuriyet, 29.12.2010) Neyse ki, bu izin kararı, yapılan itiraz üzerine, İstanbul 12. Asliye Ceza Mahkemesi’nce iptal edilmiştir. Karar, özel yaşamın gizliliği ve masumiyet karinesi gerekçelerine dayandırılmıştır. (Cumhuriyet, 19.01.2011)

6) Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki kadrolaşma bir başka boyut içermektedir. Öğrencilerini eğitim için Kocaeli Üniversitesi’ne gönderen Fakülte, Üniversite dışında çalışan doçentlere profesörlük kadrosu dağıtmakla meşguldür. Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi ile Ankara Etlik İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi bunun iki örneğini oluşturmaktadır. Bunlardan ilki, profesör olduktan 2 ay sonra, yeni kurulan Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Rektörlüğü’ne atanmıştır. (Cumhuriyet, 16.12.2010, Murat Uygun)

7) Dicle Üniversitesi’nde, 2008 yılında Rektör’ün değişmesiyle kadrolaşma doruğa çıkmıştır. Yaşanan olumsuzluklar kuşkusuz yalnızca kadrolaşmadan ibaret değildir. Diyarbakır Sağlık Kuruluşları Platformu ve Dicle Üniversitesi İzleme Komitesi bu olumsuzlukları dile getirmektedirler. Hatta, 6 meslek odası, 2 sendika ve Diyarbakır Barosu’ndan oluşan Dicle Üniversitesi İzleme Komitesi bir de rapor hazırlamış ve bunu basın toplantısıyla kamuoyuna açıklamış, YÖK üyelerine de göndermiştir.
Kamuoyuna yapılan açıklama ve raporda;
- “Bir cemaatler koalisyonu haline gelmiş olan mevcut Üniversite yönetiminde, ‘bize bilim adamı değil, bizden adam lazım’ anlayışının” egemen olduğu,
- “Ötekileştirme, ayrımcılık ve kayırma/kollama(nın) had safhada” bulunduğu,
- Akademik kadro ilanlarında tümüyle cemaatçi bir anlayışın esas alındığı,
- İdari kadrolaşmanın cemaat ortaklığıyla birlikte yürütüldüğü,
- Akademik kadro sınavlarında yanlı ve keyfi davranıldığı,
- Haksız soruşturma ve istifaya zorlamalarla öğretim elemanlarına eziyet edildiği,
Dile getirilmiştir. Son sırada yer verilen iddianın en önemli örneği, Rektör adayı olup, Üniversitedeki seçimde en yüksek oyu alan, ama YÖK tarafından listeye bile alınmayan Prof. Dr. Naime Canoruç’un başına gelenlerdir. Prof. Canoruç hakkında, çoğu sudan nedenlerle tam 11 soruşturma açılmıştır. Dicle Üniversitesi’nin tek göğüs cerrahı Prof. Dr. Cemal Özçelik de, zorla dış göreve gönderilmek istenmesi üzerine yaşadığı sıkıntılar nedeniyle kalp krizi geçirmiştir. (Cumhuriyet, 05.07.2009, Mahmut Oral)
Dicle Üniversitesi Öğrenci Derneği de, yönetimin “öğrenci ve öğretim üyelerine baskı uyguladığı” ve “Üniversitede cemaat kadrolaşmasının yaşandığı” gerekçesiyle protesto gösterisi yapmıştır. (Cumhuriyet, 04.03.2010)

 Harran Üniversitesi’nde Nisan ya da Mayıs ayı içinde yapılacak Rektörlük seçimleri öncesi cemaatler kendilerine yakın olan isimleri destekleyeceklerini açık bir şekilde dile getirmeye başlamışlardır. Nur cemaatinin kollarından olan Yeniasyacılar Prof. Dr. Gürbüz Aksoy’u, Kırkıncı Hoca taraftarları da Prof. Dr. Bahri Karlı’yı desteklerken, halen görevde olan Rektör Prof. Dr. İbrahim Halil Mutlu Urfalılık kimliği ile oy kullanacak öğretim üyelerinden destek istemektedir. Harran Üniversitesinde yaklaşık 120 Öğretim üyesinin bulunduğu Gülen cemaati Rektörlük için henüz bir aday göstermemiştir (Yerel haber sitesi “sanliurfa.com”dan aktaran Odatv.com , 29.01.2011)

BENİM REKTÖRLERİM

Rektörlük seçimleri sonrası üniversitelerde yaşanan olaylardan küçük bir demet sunmaya çalıştık. Ama asıl önemli olan, rektörler belirlenirken, Anayasa buyruğu gereği Atatürkçü düşünce sistemine sahip öğretim üyelerinin hiç dikkate alınmamasıdır. İkinci sırada ise, üniversite öğretim üyelerinin iradesinin hiçe sayılması vardır. Rektörlük seçimlerinde tam bir demokrasi oyunu oynanmaktadır. Kendi iradelerine saygısızlık yapılırken, ne yazık ki öğretim üyelerinden, eyleme dayalı olmayan birkaç cılız ses dışında hiçbir tepki gelmemektedir.
Toplumsal olaylarda ortak sorumluluğu bulunan bilim insanları, bırakınız toplumsal olayları, kendi sorunlarına bile sahip çıkmamaktadır. Onların tepkisizliği, bir sonraki seçimlere temel hazırlamaktadır.
Başbakan Erdoğan, tüm üniversite rektörleri değişip, “benim üniversitelerim”, “benim rektörlerim” durumuna gelince, rektörlerle, nedense Dolmabahçe Sarayı’nda toplantı yapmıştır. Onlar toplantıdayken öğrencilerin dışarıda polis tarafından dövülüp biber gazıyla yıpratılmaları, ne yazık ki hiçbir rektörden tepki almamış; rektörler öğrencilerine, yani çocuklarına sahip çıkmamışlardır. 1960 olaylarını anımsayanlar, bu tabloyu hüzünle karşılamışlardır.
Öğrencilerin tutumları da öğretim üyelerininkinden farklı değildir. “Porno Tez” konusunda üniversitenin tutumunu protesto eden öğrenciler, yaşanan bunca olumsuzluğa karşın seslerini çıkarmamaktadırlar. Kuşkusuz bu arada, Türkiye Gençlik Birliği, Öğrenci Kolektifleri gibi kimi birlikteliklerde savaşım veren küçük bir grup gencimizin yürekli tavırlarını saygı ve takdirle anmadan geçmemeliyiz. Ama önemli olan, “Bu görevi bana Atatürk verdi” diyen gencimizin tavır ve bilincinin tüm gençlerimizde de olmasıdır.
Yakınarak belirtmeliyiz ki, 12 Eylül askeri darbesinin yarattığı depolitizasyonun faturasını Türkiye bugün ağır biçimde ödemektedir. Ama artık, Türkiye’de yaşanan gelişmelerin farkına varma zamanıdır. Atatürk Cumhuriyeti sona yaklaşmaktadır. Haziran 2011 seçimlerinden ve yeni anayasadan sonra, tam anlamıyla dönülmez bir yola girilecek ve laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti yönünden son nokta konulacaktır.

Bülent Serim
Odatv.com